İsrail tarafından işgal topraklarında Filistinliler üzerinde uygulanmakta olan siyasi tecrit, beraberinde önemli sorunları da getirmektedir. İsrail’in kritik önemi bulunan işgal altındaki topraklara yayılma isteği ile buralardaki kontrolü kaybetmemek adına tüm dünyaya meydan okuma ile ortaya çıkan şiddet döngüsü sürdürülebilir barış ihtimalini de akamete uğratmaktadır.
Görünen o ki İsrail, özellikle ‘Kadim Kudüs’te, Filistinlilerin sindirilmesine yönelik askeri varlığını daha da artırarak Filistin sorununun çözümüne değil, bilakis Filistinlilerin temel hak ve özellikle inanç özgürlüklerinden mahrum bırakılmalarına ağırlık vermektedir.
Bu bağlamda, Amerikan yönetimi de, Ortadoğu’daki stratejilerinin gereği olarak İsrail’in güvenlik boyutlu varlığını sürdürmesine yönelik hamlelere çanak tutucu yöntemlerle payanda olarak Filistinlilerin işgal altındaki topraklardaki nüfusunu zayıflatıcı politikaları dolaylı olarak desteklemektedir.
Filistin sorunu uluslararası meşruiyet ekseninde önemli bir yer oluştururken, iç politikada gerilim üzerine mebni İsrail’in baskıcı rejiminin tek meşruiyet dayanağı Amerikan yönetimidir.
UNESCO’nun, Yahudilerin Mescid-i Aksa ile ilgili tarihi hiçbir ilişkisi olmadığına dair son kararına rağmen, işgal güçlerinin tüm Müslümanların bu kutsal mekânında baskıcı tutumlarını artırmaları dikkat çekicidir.
İsrail’in üçüncü tapınak (Beit ha Mikdash ha Shlishi) inşa etme gayreti ve Haham YehoshuaFriedman’ın üçüncü tapınak için şimdiden hahamları eğiten bir kuruluşun başında yer alması dikkat çekicidir. Hatırlanacağı üzere, 1956’daki İkinci Arap İsrail Savaşı (MilhemetSinai) sonrasında Ben Gurion’un 1957 yılında Şam el Şeyh’te toplanan kalabalığa yaptığı konuşmada üçüncü tapınak kurulmadan İsrail Devleti’nin varlığının eksik olacağını ve bunun için üçüncü tapınağın kuruluşunun büyük zaruret olduğunu vurgulamıştı.
UNESCO kararında, İsrail’in “işgalci güç” olarak tanımlanması ve Kudüs’teki dini ve kutsal yerleri idare etme biçiminin eleştirilmesi Mescid-i Aksa’nın Müslümanlıkla bağlantısına özellikle vurgu yapılması, İsrail’in buranın “Musevilikle bağı olduğu” iddiasına ise yer verilmemesi dikkat çekicidir. İsrail’in bu karara karşı başlatmış olduğu mücadele şu anda Mescid-i Aksa’da ibadete gelen Filistinlilere yönelik tutumları bunun en tabii göstergesidir.
Burada birkaç gün önce ölümünün on üçüncü yıldönümü münasebetiyle anılan ‘Bilge Kral’ Aliya İzzet Begoviç’in; “İsrail, siyasi tarihte bir benzeri olmayan vakıadır. Kuruluşu esnasında devletin ne toprağı ne de nüfusu vardı. Topraklarını satın alarak ve gasp ederek, nüfusunu ise dünyanın her tarafından insanlar getirterek edindi” sözleri gerçeği vurgulamaktadır.
Birkaç gün önce Numan Balcı Bey’in rehberliğindeki Kıble Tur ile katıldığımız Yafa, Kudüs ve El Halil gezilerinde gördüğümüz vahim uygulamalar karşısında büyük ve sinsi bir planın uygulanmakta olduğuna tanıklık etmek bizleri derinden etkilemiştir.
Ziyaret ettiğimiz El Halil kentinde yer alan Hz. İbrahim Cami’nin girişindeki kontroller Türkiye’deki F Tipi cezaevlerinin giriş uygulamalarını çağrıştıran türden idi. İçeri girdiğimizde, 25 Şubat 1994 tarihinde BaruchGoldstein adlı Yahudi’nin, otomatik silahıyla açtığı ateş sonucu 29 Filistinliyi öldürdüğü, 125’ini de yaraladığı bu kutsal mekânda kurşun izleri hâlâ mihrabın dört bir tarafında yer almaktadır.
Askelan (Ashkelon) Camii’nden getirilen Şeyh Selahaddin-i Eyyubi döneminden kalma minberin yanı başında namaz kılmaya hazırlandığımızda beyaz kanatlı hayvan tüyleri dikkatimizi çekti. Meğerse işgal güçleri her yıl Yom Kippur dolayısıyla, Müslümanları camiye almamakta ve sabaha kadar orada dini ritüellerini yerine getirip, içeride kanatlı hayvan kestiklerini de bu vesileyle öğrenmiş olduk.
Bir anda düşünmeden geçemedik; Filistinliler, işgal güçlerine ait herhangi bir sinagogu boşaltıp, orada sabahtan akşama kadar kurban kesmiş olsalar, herhalde dünya ayağa kalkar. Ama El Halil’e gitmemiş olsaydık, bizim bile bu uygulamalardan asla haberimiz olamazdı.