“Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır”

(Sezai Karakoç-Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine)

Plotinos’un, “Kendi heykelini yontmayı hiç bırakma...” şeklindeki öğüdünü hep önemsedim. Çünkü insana sürekli kendini muhasebe etmesi gerektiğini ve adeta kendini kemalata ulaştırma çabasının içerisinde diri tutmayı salık veriyor gibi düşünürüm. Belki bu zamanın insanı için zor bir önermedir bu; çünkü sürekli yüklenmeyi, fazlalıklarla yaşamayı salık veren bir düzenin içerisinde bir insanın kendini muhasebe etmesi, fazlalıklarından kurtulmasını beklemek basit hali ile iyimserlik olurdu. Bu nedenle bir kere her şeye insandan vazgeçerek başlanıyor. İnsanı ya hayatın gerçeklerinden soyutlanmış bir iyimserlik ile kuru bir avuntu içerisinde bırakıyor ya da her şeyi baştan aşağı karanlık görecek kadar bir ümitsizlik içerisinde çaresizliğin kollarına terk ediyor.

Onun içindir ki bugün insan, her yerde aynı cenderenin içerisinde sıkışıp kalmış bir haldedir. Bunun bu şekilde devam etmesi yöneticilerin, sermaye sahiplerinin hep işine gelmektedir. Bu nedenle gerçeklikten kopuk bir hayatın içerisinde biçilen rollere uygun yaşanması insandan talep edilir. Bu taleplere uymak görece bir konfor alanı oluşturuyormuş gibi gelir ancak son tahlilde insanın hanesine hep kayıp olarak kaydedilir. Sonuç olarak yaşanan hayatın sanki başat tarifini bencillik, açgözlülük, sabırsızlık ve samimiyetsizlik şeklinde özetleyebiliriz. Lakin insanın her şartta, her koşulda en karanlık anda bile umudu yitirmeden, geleceğe umut ışığı ile bakması ve de bu ışığı canlı tutması inancının gereğidir. Çünkü Müslüman’ın hayatı algılayışı ve bu hayata bakışı hep o umut penceresinin açık olduğu havf ve reca makamındandır.

Elbette bu makama ulaşmanın bir bedeli vardır. Umut etmek, bedel ödemeyi zaruri kılar. Kendi muhasebesini yapabilen insan, mutluluk gösterisine tutunamaz çünkü o, gerçek manada kazanan ve mutluluğu hak eden bir noktadan yaklaşmaktadır. Umudu taze tutabilmek gerçek manada bir diriliği ve mücadeleyi gerektirir. Otomata bağlanmış bir çağda insanın tüm edilgenliklerin içerisinde yaşamayı sabır ve tevekkül gibi algılaması (bu iki kavramın ruhuna aykırı olmasına rağmen) büyük bir kargaşa içinde kendine miskinlik kisvesi geçirmesinden başka bir şey olamaz. Sistemin ona biçtiği rolü oynamak, günün gerektirdiği hırs ve ihtirasa sahip olmak ile tevekkül etmek arasında hem eylemsel manada hem de anlayış bağlamında büyük bir fark olduğu muhakkaktır. Çünkü tevekkül ile hem tam bir teslimiyet hem de o teslimiyet hali ile gücünün tümü ile gayret etmek vardır. Birinin sonucu olumlu olduğunda şehvet ve şımarıklık olumsuz olduğunda ise yıkımdır ancak diğerinin sonucu olumlu olduğunda şükür ve metanet olumsuz olduğunda sürur ve mutmain olmuş bir kalp ve hal vardır. Bu bakımdan yaklaşımlarımızın ve davranışlarımızın da bir lisanı vardır.

Bir yanda müthiş bir dinamizm idrak ve anlayış, diğer yanda zoraki olarak yapma dürtüsü ve katlanma mecburiyeti… Dıştan bakıldığında hepsi sanki mücadeleymiş gibi görünse de yol halleri ve yolun sonundaki yaklaşımları mutlak manada farklılıkları gösterir. Bu nedenle muhasebesi yapılan bir hayat ile muhasebesi sadece çıkarlarına odaklanmış bir hayat arasında da elbette fark olacaktır. Dışarıdan bakıldığında ikisini de benzer okuyanların yanılgısı sadece görünüşler ile meseleleri anlamaya çalışmalarından ileri gelir. Bu nedenle çürümenin içerisinde kalmaya ısrar etmenin temelinde de bu aldatıcı bakış yatar. Hurafelerin, dedikoduların, manipülasyonların ya da algı oyunlarının, komplo teorilerinin etki etmediği sinelerde hep ümit var olacaktır. Çünkü mutlak manada bir hesap vakti olduğuna inananların kötüye ve kötülüğe eyvallahı yoktur. Onun için iyilik de, güzellik de bu ince muhasebenin neticesinde ortaya çıkar. Hesap yapanlarla hesap verebilenlerin arasında kıyamet kadar büyük bir fark vardır. Onun için ümit her şeye, herkese ve her türlü zor şartlara rağmen hep var olacaktır. Ümitsiz olmaz. Hoşça bakın zatınıza…