“Küresel Kültür, Orta Sınıf ve Zamanın Ruhu” başlıklı yazısında “Gezi Parkı Eylemlerinin Felsefi, İktisadi Arka Planını anlatan Ercan Yıldırım (Umran, Sayı: 227), “küresel kültür”ün yeni bir tasarımı olarak “orta sınıf”ın hallerini takdim etti. Yıldırım, makalesinin sonuç bölümünde “yeni birey”in portresini sunmayı da ihmal etmedi. İşte o portreden birkaç cümle: 

“… son derece gevşek, haktan ve hakikatten bihaber, her gelişmeyi bir değer adına değil de kendilerini özneleştirecek şartlar adına kullanabilmeyi gerçekleştiriyor. (…)  bu sınıfın gençleri inceliklerden, müşterekliklerden haberdar olmayacak. (…)/ Gülme ile ağlamayı hep karıştıracaklar. Gülerken ağlama moduna geçecekler. Trajedi mi komedi mi yaşadıkları belli olmayacak./ Bol bol gösteri yapacaklar, anlatacaklar, sergileyecekler, konuşacaklar./ Fakat kimse onların sözlerini ‘ciddiye’ almayacak, hiçbirimiz onlara itimat etmeyeceğiz.”

Aynı bölümde bahsi geçen portreyi edebi formlar açısından da karikatürize eder Yıldırım. Bu bireylerin roman ve hikâye yazabileceklerine kanaat getirir mesela. Hikâye konusu olabilirler, fakat onları konu edinecek romanlar asla yazılmayacaktır. Peki şiirle nasıl olacaktır ilişkileri “Şiir yazamayacaklar, şiirleri de yazılmayacak.”

Bunu şöyle mi anlamalıyız: Şiirsel zekâdan mahrum bir portreyle mi karşı karşıyayız !

Hayır, yanlış yerden başladık, yanlış bir kaynaktan beslendik. Oysa ulusalcı yayınlara, kemalist kaynaklara, onlarla kol kola girmiş sol ve sosyalist kaynaklara bakmalıydık. Bir süre eylemcilik rolü yaptıktan sonra şimdilerde o mevkutelerde bunun edebiyatını pazarlayan ikinci sınıf müteşairlere atıf yapmalıydık. Evet onlara göre, şiirsel şeylerdi bu çocuklar. Şiir yazacak vakitleri yoktu ama şiirleri yazılmaktaydı, yazılacaktı…

Öyle ya, güruhun süreç boyunca attıkları sloganlar ve yazdıkları duvar yazıları oldukça edebî değil miydi Ortaya koydukları kimi görsel eylemler hayli sanatsal bulunmuyor muydu Dahası bu insan yığınlarının her bir fiilinden zekâ alametleri fışkırdığı söylenmiyor muydu Eh, Şeref Bilsel ve benzeri gibi ikinci sınıf şairlerin yardım ve yataklığı ile (Bkz. Varlık, Sayı: 1270; Bir süre bu sayıdaki bazı isimlere atıf yapacağız.), üçüncü sınıf yayınevlerinden yahut korsan kitaplardan devşirilmiş, kişisel gelişim kitaplarıyla donatılmış Çapulcu Kütüphanelerine de sırtlarını dayamışlardı Taksim işgalcileri, öyle değil mi

Velhasıl okumuş gençlerdi bunlar, yaş ortalamaları 28 olan. Okumuş, fakat Ece Ayhan’ın “tüzük”lere karşı soyutlanmış metinlerini sloganlar eşliğinde “büzük”lere ulayıp bulayarak…

Bakın bir örnek. Müteşair Aydın Afacan (Ben ona Hilmi Yavuz’un sol cebi diyorum.) başka bir metni nasıl evirip çeviriyor. Sanki Cemal Süreya “Bu Bizimki” adlı metnini bu “soyguncu”lar için kaleme almıştı!

Betül Dünder’e bakarsanız “Gezi’deki komünü yaratan”ların müthiş sanat kaynakları vardı. “Yaratıcılıktan, ironiden, kitaplardan, şiirlerden beslenen bir orkestra”ydı parktakiler. Fakat bir kaygısı vardır müteşaire Betül Hanım’ın. Bu “kolektif”in aydınlığının sönmemesi için önlerine “direnenlerin şarkılarını, şiirlerini koymalı”dır.

Didem Gülçin Erdem, pek bir şiirsel bulmuş olsa gerek kurduğu şu ifadeyi: “Meydanları, alanları karaya çalan yeşilin (!) hâkimiyetine bırakmak istemeyenin…” Böylece, sembolik bir göndermeyle İslâmî olana erdemsizce saldırırken bu müteşaire, öte yandan bir gerçek şaireden güç almak istemesin mi Yaşasaydı da bu erdemsizliğini görseydi Füruğ acaba o pırlanta mısraını Didemgillere kullandırır mıydı

“Taralalla”… Gonca Özmen’e bakalım bir de, sıcak ortamların has goncası müteşaireye. “Bir büyük kalkışmadır” diye tanımladığı eylemleri, başlarına orantısız sıfatını eklediği zekâ, yaratıcılık, ironi ve şiir olarak süsleyip püsler. Bununla yetinmez Patti Smith adlı ikinci sınıf Amerikalı şairden el alır. Ama elin kâfirinin pankartında yazılı olan şiir değil slogandır. Özmen Hanım, Ataol Behramoğlu ile Met-üst’ü ve en alta gelecek şekilde –hiç de hak etmediği halde bu zulmü- Gülten Akın’ı da dâhil ediverir eylemcilerin şiir kaynağı listesine!

“Arkadaşlarımla beraber hep Gezi’nin civarında oldum.” cümlesiyle durduğu noktayı cesaretle söyleyiveren Mehmet Said Aydın, Gezi sürecinin şiirle ilgisini Cemal Süreya’dan emanet aldığı bir vecize ile işaret eder: “Ağır ol bay düzyazı! Türkiye’de bir şiir yazılıyor.”

Müteşair Şeref Bilsel’den yukarıda bahsetmiştik, ama bir gram daha sevindirelim kendisini. Bakın Çarşı Grubu ne büyük marifet göstermiş Müteşair Bilsel’in o pek meşhur “sen de sarılacak bir ağaç bul” dizesini, yazdıkları metnin başlığı yapmış! Böylece Şeref Bilsel şiirin şimdiye kadar kendisine “sunduğu en soylu ödül”ü almış! Öyleyse, şimdi “ironi ve şiir yüklü sloganlar”ı söylemenin vaktidir: AHA size! Yaşasın “Anonim Halk Ayaklanması”!.. Bu aşamadan sonra sıra Başbakan’a hesap sormaya da gelebilir, şiir üzerinden: “Şiir okudunuz, mahpus oldunuz, sonra mağdur, az sonra mağrur.” Ey Erdoğan, dikkat et, şimdi mağrur olma zamanı Şerefgillerin hakkıdır! Dikkat et, zira Yunus Emre’yle geliyor Şeref Bilsel sizi “uykunuzdan uyandırmaya”!

Bir örnek de Birikim’den (Sayı: 291-292) verelim. Felsefeci müteşair Yücel Kayıran’ın darmadağınık yazısında ilk önce Ermeni şair Zahrad’a atıf yayılır. Bunun dışında “Gezi Direnişi”ne katılanlarda hem Orhan Veli hem de Toplumcu Gerçekçi etkisi vardır. Oysa bu direnişçi “kuşak” İkinci Yeni beğenisinin “yaygın olarak kabul edildiği bir dönemde büyümüş”tür. Böyle olmakla beraber Orhan Veli ve Hasan Hüseyin’e yönelmelerine şaşmamalıdır. Zira, İkinci Yeni şiirine, örneğin bu şiirin temsilcisi olarak Ece Ayhan’a yaslanmamaları normaldir. Çünkü Ece Ayhan’ın kimi dizelerini “mevcut siyasal iktidar” kullanmıştır.

Bizzat bugünün müteşairleri marifetiyle “Direnişçi” gençlerin etkilendiği şiire ve şairlere yapılmış bunca atıf, o şiirden ve şairlerden aparılmış bunca söz yığını “Gezi’den Şiir Çıkar mı ” sorusunu cevaplamaya yetmez diye düşünüyorum. Bu çok boyutlu kepazeliğin başka bir veçhesine de bakmak gerekir: Başarısız sürecin lehine veya aleyhine yazılmış manzume ve şiirlere…