Türkiye koşullarında demokrasiden artık söz edilemez. Bundan böyle demokrasi ötesi bir durumdan söz etmeliyiz. Buna çeşitli isimler yakıştırılabilinir. Ve artık önü alınamaz bir sürece girilmiş bulunuyor. Halkın iradesine dayalı bir demokrasi, halkın seçimi diye bir olgudan söz edilemez. Daha önce yazmış olmamıza rağmen bir daha yazmamızda bir sakınca görmediğimiz bir durumdan söz etmeliyiz.

Türkiye de demokrasi İttihatçı bir yapı üzerine kurulu olduğundan bir aykırılık, ya da bir zıtlıktan söz edilemezdi. Çünkü, seçenler ve seçilenler belli bir merkezden olduğu için sonuçlar değişmezdi. Bunu biraz açalım. İttihatçı partilerin iktidarında, denetim, ittihatçı, yani Mason yöneticilerdeydi. Demokrat Parti zamanındaki ittihatçılara göre- sapmalardan ötürü sonuç Menderes in idamına kadar vardı. 1969 sonrasında Millî Görüş ün Türk siyasal yaşamına girmesiyle durum iyice değişti. Halkın iradesine engel olmak için barajlar konuldu. Bu sefer barajlar aşılınca 1980 darbesinin ardından bürokrasi bir denetim merkezi olmaktan çok bir engel kurumu olarak yerleştirildi. Artık halkın iradesinin bir anlam taşımadığı böylece belirginleşti.

Millî Görüş bütün engelleri aşıp geçince bu sefer hareketi kendi içinde bölme ve parçalama süreci başladı. Bunlar, 28 Şubat süreciyle daha çok öne çıktı. Hareketi kendi içinde parçalamak. İslâmi özellikli Kürtleri bir yana, parti içinde sekülerliğe yatkın yenilikçi diye tanımlananları bir yana, Millî Görüş ün kurucu kadro ve iradesini de bir yana ayırmak gibi.

Bu zaman içinde milletin talepleri, beklentileri hızlı bir yükselişe geçti ve karşılık da buldu. Batılılaşma sürecinde İslâmî bilinçli yaşama bir öz olarak belirdi. Şöyle ki, Batılılaşma ve batıcı değerlerin öne çıkarılması çabası bir ideoloji olarak belirince, halkın tepkisi içten içe sürdü. Bilinç daha bir öne çıktı. Örtünme bilinci gibi. Ve artık Türkiye de örtünen bayanların sayısı %70leri bulmuşken durum farklılaştı. Bu ve benzeri durumlarda İttihatçı sürecin çöküşü yaşandı. İttihat ve Terakki ruhunu temsil eden siyasal partiler çöktü. Bunun yerine, onları aratmayacak ve kullanılacak siyasal oluşlar başlatıldı. Daha da önemlisi demokrasi denilen kurumun yetkileri halkın elinden alınarak bürokrasiye devredildi. Artık demokrasi görünür yanıyla bir anlam olmaktan çıkmış bulunuyor. Son örneği ise Anayasa Mahkemesinin verdiği karardır. Demokrasinin önüne geçen bir kuruma dönüştü. Birçok kavram bu son kararla anlamını yitirmiştir. Anayasa Mahkemesi kanun yapan bir kuruma dönüşmüştür.

Bundan böyle TBMM de çıkarılan her yasa Anayasa nın olurunu almak zorundadır.

Anayasa Mahkemesi Başörtüsünü yasakladı. İttihatçı yapıyı koruma altına aldı. Aynı Anayasa Mahkemesi, lezbiyenliği de, homoseksüelliği de, Batı nın istediği her şeyi kabullenir konumda. Ama Müslümanların değerlerinin hiç birine kapılar açık olmayacak.

İsterseniz bundan böyle şöyle bir fikir de yürütebiliriz. Başörtülü kadınlar bundan sonra camilere giremeyecek. Diyanet bir kamu kurumu. Diyanete bağlı camiler de kamuya ait. Dolayısıyla bir devlet dairesi olan camilere başörtülülerin girmesinin de yasak olması gerekir. Laik bir ülkede, laik dinin kuralları olmalı. Dolayısıyla bu din kendi kurumlarını ve kurallarını hakkıyla yaşatmalı! Yoksa bu paradokslar sürmeye devam eder.

Bu son kararlar bir din kuralıdır. Bir dinin kurallarına da müdahale vardır. Ve artık hiç kimse bu ülkede Müslümanlar özgürdür diyemez. Bu karar yeni bir süreci başlatmıştır. Böylece bu yasak giderek daha yaygın hale getirilecektir. Bu karar ülkede %80 leri bulan milletin iradesine karşı bir darbedir ve bu yeni bir süreçtir. Karamsar mıyız, asla. Sevinenler sevinmeli midir, asla. Çünkü bu gemide herkesin zarar göreceği kesin. Herkesin bu son durumdan ötürü etkileneceği de.

Sanırım artık lezbiyenler, gayler, homoseksüeller, ateşperestler, şeytanperestlere kapılar aralanıyor. Görünen o. Yazık oluyor bu ülkeye, bu millete ve bu milletin değerlerine. Bundan sonra bu ülke yabancılara çok daha rahat teslim edilebilinir, sonuçlar bunu gösteriyor.