CHP Genel Başkanı Kemal Kılçdaroğlu’nun, ‘Başbakan Erdoğan bir diktatördür’ iddiasının muhasebesini yapmaktan çok, havada uçuşan bu gibi verbal söylemlerle ister istemez Türkiye nereye doğru gidiyor Sorusunu kendi kendimize sormadan edemiyoruz. Şu da bir gerçek ki Kılıçdaroğlu, bu imlemeyle neyi ne olduğuyla mı, yoksa ne olmadığıyla mı ifade etmeye çalıştığı, bir ikilem gibi ortada asılı duruyor. Görünen o ki bu söylem, Pantheon kubbesinin ortasındaki ‘occulus’ deliği hikâyesini çağrıştıran siyasi bir hamle olsa gerek. Aslında ortaya konan bu tür ithamların ete kemiğe bürünerek artık Türkiye sınırlarını da aştığı yadsınamaz bir gerçek olarak önümüze çıkmaktadır.
Belki de Başbakanın tekil tipleşmeye yönelik ‘ben’ merkezli söylemleri ve kendisine muhalif herkese karşı kendine has sert üslupla siyasi bir savaş açması, her cephede boy göstermeye çalışıp farklı bir bir siyasi veçhe sergilemeye çalışması, ötekileştirilen karşıt görüştekiler arasında daha büyük hiddete, hiddetin de eyleme dönüşmesine neden olmaktadır.
‘Nitelikli siyaset’ yollarını tıkayan ve zıt düşüncedekilerin sessinin, soluğunun kesilmesine yol açan bu tutum ve davranış karşısında teskin edici politikalara her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Bu görev de ziyadesiyle Ana Muhalefet Partisi’ne düşmektedir.
Milletin büyük çoğunluğunun tasvip etmediği bu ‘üslup kavgası’na Alman Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un Türkiye ziyareti sırasında ODTÜ’nde öğrencilere seslenirken olaylara dolaylı dahli ve Alman Başbakanı Angela Merkel’in kaygıları, doğrusu Türkiye’nin imajını zedeleyici nitelikte adımlar olsa gerek.
Başbakan’ın son Almanya gezisi sırasında ortaya konan manzara da hiç iç açıcı olmamıştır. Burada asıl önem taşıyan nokta, ayrışmaların daha fazla keskinleşmeye yol açmadan gerekli ve en uygun ‘siyasi vezin anlayışı’ ile hareket edip, toplumu birleştirmeye yönelik uygun adımların atılmasıdır. Yoksa burada AKP veya bir başka partinin kazanması değil, toplumu kazanacak ve gerilim politikalarını ortadan kaldıracak güçlü bir siyasi iradeye gerek vardır.
Savaşın bile iki yönlü kuralı vardır; ‘savaş açma hakkı’ (jus ad bellum) ve ‘savaşın adil idaresi’ (jus in bello).Bu cümleden hareketle, sokağa dökülen insanları da ötekileştirme yerine, adil ve yapıcı bir yaklaşımla kazanma yollarının denenmesinde fayda olsa gerek.
Söz Almanya’dan açılmışken, 1618-1648 yılları arasında devam eden ‘Otuz Yıl Savaşları’ndan esinlenerek Hans Jakob Christoffel von Grimmelshausen tarafından kaleme alınan ilk özgün pikaresk Alman romanı ‘Simplicius Simplicissimus’ (Der Abenteuerliche Simplicissimus-Safların Safı), savaş ve şiddetin anlamsızlığını vurgulaması bakımından önem taşımaktadır.
Nitekim Nisan 1896’da Albert Langen tarafından söz konusu romandan esinlenerek aynı adla yayınlanan haftalık ‘Simplicissimus Satirikal’ mizah dergisi, 1898’de Alman Kayzer Wilhelm’i mizahi yolla kapak konusu yapınca, Kayser’in olaya müdahalesi sonucunda; yayıncı Langen’in, İsviçre’de beş yıl sürgün hayatı sürmesine ve 30.000 Alman Altın Mark cezaya çarptırılmasına neden olmuştur. Benzer şekilde, ünlü Siyonist karikatürist Thomas Theodor Heine’nin altı ay hapis cezasına, metin yazarı Frank Wedekind’in de yedi ay hapis cezasına çarptırılmasına neden oldu. Bütün yaşanan bu olaylar, mizah dergisinin Almanya’da bir anda popüler olmasına ve tirajının 85.000’e çıkmasına neden olmuştur.
Sonuç olarak, geçmiş sicili bu tür olaylarla dolu olan Almanya, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ı vasıtasıyla, Başbakan Erdoğan üzerinden Türkiye’ye balans ayarı mesajı vermeye kalkışması doğrusu yadırganacak bir durumdur. Ama asıl Türkiye’nin yurt dışındaki imajını düşünmesi gereken iktidar ve muhalefetin, daha yapıcı yaklaşımlarla çözüm arayışları içerisinde olması gerekmektedir. Türkiye’nin bütün sakinlerine karşı ‘kardeşlik’ yükümlülüklerini getirmek üzere bütün siyasilere büyük sorumluluk düşmektedir. Türkiye’de gerilimi tetikleyen oportünizm anlayışı döneminin artık kapanması gerekir inancını taşıyoruz.