Irak Başbakanı Haydar el-İbadi ve Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan arasında Başika’da Türkiye’nin iki bin kişilik güç bulundurmasıyla ilgili yükselen tansiyon, iki ülke arasındaki merkez kaç hızlanmayı da tetiklemeye neden oldu.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın; ‘yabancı güçlerin Irak’ta kuvvet bulundurmaları, Bağdat Merkezi Hükümeti’nin onayı ve uluslararası anti-DEAŞ Uluslararası Koalisyonunun şemsiyesi altında olması’ şeklindeki beyanı krizin farklı noktaya taşınmasına neden olmuştur.
Amerika, Suriye’de Türkiye ile Rakka operasyonuna sıcak bakarken, Irak’ta ise; Musul operasyon kapsamında Türkiye’yi dışarıda bırakarak, güdümlü, güçsüz ve işlevsiz küçük politik blokların ortaya çıkmasını arzu etmektedir.
Irak ve Suriye’de yaşanmakta olan karmaşık politikalar, çelişik güç birlikteliklerini de ortaya çıkarırken, Türkiye gibi ülkelerin güvenlik açısından duydukları endişe ve korkuların altından yeni yeni endişe ve korkuların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Ortadoğu’da mevcut krizlerden ve hükümet boşluklarından yararlanarak buralardan daha da güçlenerek çıkmaya çalışan ABD, Türkiye gibi ana aktörleri bypass ederek payanda olarak kullanmayı düşündüğü farklı dayanak noktalarına yönelmeye çalışmaktadır. Irak ve Suriye’de enerji hâkimiyeti için uygulanan vahşet politikaları sonucu ortaya çıkan boşluğu, karmaşa ilişkiler bağlamında kendi politikalarıyla örtüşmekte olan daha zayıf aktörlerle doldurmaya çalışması dikkat çekicidir.
İşte bu noktadan hareketle Irak Başbakanı Haydar el-İbadi de, ‘ABD’ye ait olma’ güdüsüyle Türkiye’nin Başika’daki varlığını sorgulamaya çalışmaktadır. Aslında ABD, Türkiye’ye vermek istediği güçlü mesajı daha zayıf aktör konumundaki İbadi’ye dolaylı yollardan söyletmeye çalışmaktadır.
Türkiye’nin ise, Irak merkezi hükümeti ile şimdiye kadar ‘ortak bir dil’ ortaya koyamaması iki ülke arasındaki ilişkilerin daha kaygan ve kaypak bir zeminde gelişme göstermesine neden olmuştur.
Türkiye’nin şimdiye kadar yapması gereken asıl şey, Irak ile olan tarihi bağları ve birlikteliği pekiştirecek ve geliştirecek politikaların ortaya çıkarılması ve Ortadoğu’da yeni hedeflerle ortak bir geleceğin inşa edilmesidir.
Bunun gerçekleştirilmesi durumunda, bugün Türkiye’nin Irak’taki varlığı sorgulanmayacak ve Başika konusundaki politik geçiş (geschaltet) daha yumuşak bir düzlemde gerçekleşmiş olacaktı. Tüm bu aksak politikalara rağmen, Türkiye ve Irak hükümetlerinin güdümlü bir güç anlayışıyla küresel güce dayanarak zorunlu ‘politik tercihleri’ belirlemeden çok, iki ülke cenahını ilgilendiren yaraların sarılması için ne gibi politikaların ortaya çıkarılması gerektiği büyük önem arz etmektedir.
Türkiye’nin, kendi tarihinden gelen güç ve deneyimle, yeni hareket planı bağlamında, komşularla sorunları minimize edebilecek farklı politik Rönesans anlayışına büyük ölçüde ihtiyaç duyması gerekmektedir.
Yoksa karşılıklı atışma ve meydan okumalarla dış politikada arzulanan hedefe ulaşmak mümkün olmasa gerek. Bu gibi palyatif çözümlü politikalar yeni kilitlenmeleri beraberinde getirerek, “Babil Kuleleri” inşa etmekten öte hiçbir belirleyiciliği söz konusu olamaz.
Irak’ta, aynen Suriye’de olduğu gibi, Pax-Americana, bir çözüm olmaktan çok, çözümsüzlük ortaya koymaya yönelik bir hamlenin ürünüdür. Bu nedenle, Irak ve Türkiye arasındaki kargaşa ve gerginlik atmosferinin her iki ülkenin çıkarlarına yönelik olmaktan çok, dolaylı olarak ABD’nin politik hedeflerine hizmete yönelik olsa gerek.