Türk-Amerikan ilişkilerinin en temel özelliklerinden birisi de, “iki müttefik” arasında bitmeyen krizlerdir. Başlangıcı bir aşk ilişkisi (love affair) olarak da tasvir edilen iki ülke arasındaki bu ilişkilerin seyri, aslında bu tanıma fazlasıyla uymaktadır. Bu “uzatmalı ilişki”de taraflar her ne kadar “seviyeli bir ilişkiye” dikkatleri çekse de, aslında bunun böyle olmadığı ortadadır.
İlişkilerde bunalımın zirve yaptığı noktalar genelde şu üç husus çerçevesinde yaşanan gelişmelerden kaynaklanmaktadır: 1) Türkiye’nin hassasiyetlerini-çıkarlarını ABD’nin görmezden gelip, yeri geldiğinde aba altından ya da üstünden sopa göstermesi (Kıbrıs meselesi ve Johnson Mektubu ile PKK/PYD örneklerinde görüldüğü üzere); 2) ABD’nin Türkiye’yi, Ankara’ya rağmen bir pazarlık mevzuu yapması ve bundan müttefikini haberdar etmeyerek, rahatlıkla satabileceğini ortaya koyması (Küba Krizi ve Jüpiter Füzeleri örneği gibi); 3) Türkiye’nin ABD taleplerini doğrudan ya da dolaylı yollardan reddederek, ABD çıkarlarına darbe vurması (1 Mart Tezkeresi ve 08.08.08 Rusya-Gürcistan Savaşı’nda olduğu gibi).
ABD, uluslararası konjonktürde ya da Türk iç siyasetinde ikili ilişkilerin çerçevesini “eksen kayması” boyutunda etkileyecek-tehdit edecek bir gelişme olmadığı sürece de genelde dışarıdan izlemeyi seyreder. ABD açısından burada esas kriter, her ikili ilişkide olduğu gibi “güven” ve “uyumlu çalışma”dır. Demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü, serbest piyasa ekonomisi vb. hususlar, ABD’nin idealist dış politikayı ön plana çıkardığı dönemlerde ortaya koyduğu “kırmızı çizgileridir”.
ABD, bu kırmızı çizgileri üzerinden Türkiye’yi Batı ekseninde tutmaya çalışır. Burada Türkiye’ye özgü üç temel gösterge daha vardır ve Washington bunu Türk-Amerikan ilişkilerinin seyrinde önemli birer gösterge olarak kabul eder: 1) Türkiye-AB ilişkileri; 2) Türkiye-NATO ilişkileri; 3) Türkiye-İsrail ilişkileri.
Eğer buradaki kırmızı çizgilerde ve temel göstergelerde bir takım “olağanüstü” durumlar söz konusu olur, yani süreçte göstergeler yeşil ışıktan farklı tonlara geçmeye başlar ise, o zaman Washington’da “kriz butonuna” basılır ve “uyarılar” ile başlayan aşamalı bir müdahale süreci devreye sokulur. Bunun adı Soğuk Savaş döneminde “Bizim Oğlanlar/Çocuklar” idi, şimdiler de ise, bunların yerini “Başka Çocuklar” almış görünüyor.
Türk-Amerikan İlişkileri Tam Anlamıyla Bir “Deve Hikayesi”...
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ziyareti işte tam da başkalarının çocukları üzerinden Türkiye’nin iç ve dış siyasetine etki yapılmaya çalışıldığı bir dönemde gerçekleşiyor ve açıkçası Türk-Amerikan ilişkilerinde sorunlu olmayan hiç bir taraf yok gibi. ABD ordusu tarafından İncirlik Üssü’nde görevli Amerikan askerlerinin ailelerinin bölgedeki güvenlik tehdidi nedeniyle Türkiye’den ayrılmasını istemesi, burada çok farklı soru işaretlerini de gündeme getirmiyor değil.
İlişkilerin dip yaptığı artık bilinen bir sır. Taraflar açısından eğer süreç bu seyriyle devam ederse ilişkilerde derin bir kırılma/kopma söz konusu. Bunu söylemlerde ve şu an için diplomatik şekilde ortaya konulan tavırlarda rahatlıkla görebiliyoruz. Dolayısıyla, 2012’de başlayan, 2013’te tırmanmaya başlayan krizin adı konulmak üzere...
Bu kapsamda, İngiltere’de yayınlanan “The Times” gazetesinde yer alan haber-analiz oldukça dikkat çekici. Ankara ile Washington arasında ciddi bir dizi sorun yaşandığının altını çizen gazetede; ‘ABD’nin “önceliğimiz” dediği IŞİD ile mücadeledeki yöntemler, Türkiye’deki çözüm süreci konusu, resmi görüşten farklı düşünenlere Ankara’nın sert tutumu ile basın-medya ve ifade özgürlüğüyle ilgili baskılar iki başkent arasındaki ciddi sorunları oluşturuyor tespiti yapılıyor.’
Bu sorunların adını somut bir şekilde ifade ettiğimizde, karşımıza şu hususların çıktığını görüyoruz: 1) IŞİD, 2) PYD, 3) Suriye/Yeni Suriye 4) Ortadoğu’da “Kürt Devleti” inşası, 5) Radikal örgütler, 6) Diplomatlar.
Bunlara bir de kıyıdan-köşeden meseleler de dâhil edilebilir. ABD’nin Türkiye- Avrupa Birliği (AB) arasındaki “sığınmacılar” anlaşmasına bile temkinli yaklaşması, Washington’un ikili ilişkilerde “beklenti çıtası”nı ortaya koyması açısından oldukça önemli. Nitekim ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Heather Higginbottom, AB ve Türkiye arasındaki anlaşmaya ilişkin, “Sanırım durum biraz arafta. Çünkü şu anda anlaşmanın yapıldığı ve yasal düzenlemeler dâhil anlaşmanın detayları üzerinde çalışıldığı bir geçiş dönemindeyiz” ifadesini kullanıyor.
Sözcü John Kirby niçin “hayır” diyemedi
Dolayısıyla, Türkiye’nin deveyi düzeltmeye yönelik hamlelerinin ABD’de çok da bir karşılığının olmadığını görüyoruz. Bu noktada Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Türkiye ile Amerika arasında PYD konusundaki görüş ayrılığına ilişkin olarak, “Onlar farklı düşünüyor biz farklı düşünüyoruz diye küsecek değiliz” açıklamasının ne kadar karşılık bulduğu ya da bulacağı cevabı aslında büyük ölçüde belli olan bir soru olarak karşımıza çıkıyor.
Bu sorunun netliği biraz da ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby’nin yaptığı son çıkışta kendisini buram buram hissettiriyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby’nin Türkiye’de bazı medya kuruluşlarında çıkan “ABD, AK Parti hükümetini ve Erdoğan’ı düşürmeye çalışıyor” iddialarına sert tepki göstermesi de dikkat çekici. Sözcü Kirby, her ne kadar “Öylesine saçma sapan bir iddia ki, bunlara yanıt verip onurlandırmaya bile değmez... Kimden geldiği umurumda değil. Bunlar saçma sapan şeyler ve ABD’den bir yanıt hak etmiyor” cevabı, bu noktada oldukça düşündürücü.
Çünkü burada iki temel husus var: 1) ABD bu tür Türkiye merkezli iddialara çok alışık değil, zira karşısında farklı bir basın var; 2) Ortaya konulan tepkinin şekli. Nitekim Sözcü Kirby lafı evirip çevirmeden, doğrudan doğruya hayır diyemiyor!
Dolayısıyla önümüzdeki günler Türkiye “başkalarının çocukları” üzerinden bir takım “sürpriz” gelişmelere gebe görünüyor. Bu ziyaret de, bu “sürpriz krizin” seyrini belirleyiciliği açısından oldukça önemli.