Hayatımız hakkında esaslı bir fikre varma talebinde isek meylettiğimiz, yüz verdiğimiz şeyler hususunda bir bilince muhtacız. Nitekim insan, yakınlık kurma veya mesafe koyma konusunda bir iradeye sahip olarak yaratılmış. Ömrümüz, zamanın kürek mahkûmu değil; tüm tazeliği ile yaşamak denen kıymetin toprağı olacaksa yakın durduklarımız ve mesafe koyduklarımızın çetelesini tutmak durumundayız.

İnsan, fıtratına münasip olarak meyleder durur. Susadığı zaman suya koşması, acıktığında ekmeği umması gibi bedenî ihtiyaçlarıyla ilgili meyilleri, eskilerin tabiri ile “meyl-i tabii” sıfatıyla maruftur. Aklın ve iradenin devreye girmesi ile fıtrî özellikteki meyiller nefsî bir nitelik kazanır. Yeni tabir ile eğilimlerimiz nefsin tasallutu altında ise cazibesi çok olan yola doğru bir istikamet tutacaktır. İnsanın aceleciliği ve zalimliği de göz önüne alırsa meylin bir sarkıklığa dönüşmesi kaçınılmaz olur şayet bir tedbir alınmazsa. Tedbir, arkayı kollamak gibi bir karşılık alır halk dilinde. İşin arkasını düşünmeye de tedebbür demiyor muyuz zaten?

İnsan, karmaşık olmasının yanında muhasebe edebilen, davranışlarını kontrol etme yetisine sahip, kendisine yön verebilen bir varlık. Önüne konulan her şeyi yemek ya da teklif edilen her şeye evet demek zorunda değil. Şartların olgunlaştırdığı bir armuttan söz edebiliriz lakin insanı olgunlaştıran şartlar değildir. O ancak tercih ettiklerinde tutturduğu kalite ile olgunluğa erişebilir.

Geçenlerde kıymetli bir hocam paylaştı İmmanuel Kant’ın Filozoflar Nasıl Yürür isimli eserinden şu cümleyi: “İnsan o kadar düğümlü bir odundan yapılmıştır ki düzgün kereste elde edilebilecek şekilde onu yontmak mümkün değildir.” Bu cümleyi haklı çıkaracak birçok vaka ile karşılaşmak mümkün elbet ancak yine de umudu kaybetmeyip, yontulmaya talip olmak gerek. Nitekim kamış usta bir el maharetiyle posasından kurtulursa ney olup güzel sesler çıkarabilir.

Küreselleşme masalının tekerlemesine bakılırsa keyfi bozmaya gerek yok, yontulmaya da. Bu masalla kendimizi kandırmaya hevesli isek işimiz kolay. Modernite, iki yüz yılı aşkın süredir moda akımları ve yükselen trendlerle beslenen bir manyetik alan oluşturdu dünyada. Sadece giyim-kuşam, yeme-içme gibi temel davranışlarda değil kültür-sanat, edebiyat gibi rafine işlerde dahi fason yönelişlere şahit oluyoruz.

Ülkemiz özelinde en çok satanlar listesine bakıldığında manzara tüm iticiliği ile göze çarpmakta. Sözün kıymeti, eserin niteliği gibi hususlar karartılıp yazarın karizması vb. harici unsurlar çeşitli reklam planlamaları ile parlatılarak bir trend inşa edilmeye çalışılıyor. Büyük “lansmanlar”, imza günleri ile ambara darı düşürülüyor. Özellikle gençlerin trende ayak uydurma telaşı yahut sağlıksız bir özdeşime dayanan eğilimleri, sözünü ettiğimiz felaketi büyütüyor. Bloglar ve başkaca dijital mecralar üzerinden gelişen yeni trendin müşterisi olanları yargılayacak değilim ancak ziyadesi ile can sıkan bir durum orta yerdeki.

Yanlış bilgiler üzerinden istismar, çarpıtma, kışkırtma ve ucuz romantizmden beslenen, kötü tekrarlardan kazanç devşiren, kasa dolduran ve en vahimi güzel dilimizin izzetine halel getiren sözüm ona yazarlara karşı ise hislerimi bu satırlarda ifade etmem mümkün değil.

Bunun gibi sorunlu manyetizmalardan korunmak sağlam bir mefkûre ve öncü münevverlerin varlığı ile mümkün. Cemiyetin, değişen ilişki modelleri ve çeşitlenen iletişim araçları sebebiyle niteliği belli olmayan bir kitleye dönüşmesi bu önermeyi de karşılıksız bırakıyor ne yazık ki. En azından akıntıya kapılmanın, kalabalığa uymanın bize bir selamet kapısı açmadığı/açmayacağı fikri zihnimizde canlı durmalı.