Halkın sosyolojisini anlamak bu coğrafyanın yaşanabilir kılınabilmesi için tüm farklı kesimlerin üzerine bir vazifedir. Çünkü her farklı kesim ortak coğrafyayı paylaştığı diğerlerini anlamadan toplumsal ahengi sağlamak mümkün değildir. Toplumsal ahenk ancak herkesin mutlu olabileceği bir paydayla gerçekleşebilir. İnsanlar başkalarının mutsuzluğu üzerinden kendilerini huzurlu bir alan inşa edemezler. Başkalarını yok saymak, kendi konumlarını başkalarının üzerinde değerlendirmek ya da başkalarının geçmişteki eylemlerinden bugüne hınç büyütmek huzur ve saadet değil, endişe ve kin üretecektir.

Toplumsal barışı ve huzuru bozan temel psikolojik etken endişedir. Bunu aslında güvensizlikle açıklayabiliriz. Her kesim diğerlerine güven vermeye yanaşmadığı sürece karşılıklı endişe hınç ve intikam arzusuna dönüşecektir. Örneğin bugün baskın olan kesim için en büyük endişe geçmişteki uygulamaların tekrar yaşanma kaygısıdır. Bu kaygıyı besleyen en büyük etken diğerlerinin geçmişi büyük bir özlemle yâd etmeleri değil. Büyütülen hıncın yıkıcı etkisinin yeni bir hıncı büyüttüğü gerçeğinin farkında olunmasıdır.

Jakoben modernleşmenin doğurduğu sosyolojik arızalar toplumsal ritmi fazlasıyla bozmuştur. Uzun yıllar boyunca bu ülkenin entelektüel hacmini dolduran kesim için taşralı olarak görülenlerin bugün kendilerine alan açabilmek için mevcut kurumsal kimlikler üzerinde bir güç mücadelesine girdiğini görüyoruz. Bu yüzden kurumsal aidiyetler ve kimlikler bu amaçla parçalanmaya çalışılıyor. Bu da kurumsal kaliteyi ve toplumsal sürekliliği olumsuz yönde etkiliyor.

Bunun yanında geleceğe duygulan endişenin bugün yönetimde söz sahibi olan kesimin mevcut konumunu sahiplenmeyi zorunlu kıldığı da bir gerçek. Bunun için her itiraza karşı tahakküm edici bir karşılık vermeyi çıkış yolu olarak görüyorlar. Böyle bir tutumun kutuplaşmayı getirmesi kaçınılmazdır. Yine de konumunu muhafaza etme gayretiyle hareket edenlerin geçmişin olumsuzluklarını kendileri dışında herkese mal ederek toplumsal kırılmanın hızlanmasına sebep oluyorlar. Bundan rahatsızlık duymadıkları gibi bu kırılmadan gücün temerküzü için faydalanmayı da ihmal etmiyorlar.

Buna karşın geçmişe nazaran bugün yönetme ve yönlendirme gücünü kaybetmiş olanların en büyük endişesi belli bir süre sonra toplumsal bütünlük içerisinde kendilerine yaşam alanı bırakılmayacağı yönündedir. Dünden gelerek kaybettiklerine baktıklarında yarına yönelik bu endişeyi taşımaları kendileri açısından anlamlıdır. Bundan dolayı bu kesim, yapılan uygulamaları iktidarın mensup olduğu toplumsal zeminle ilişkilendirme yoluna gidiyor. Bu da başka bir açıdan toplumsal makasın açılmasını doğuruyor.

Netice itibariyle hiç kimsenin bu topraklar dışında yaşama şansı olmadığına göre birlikte yaşama tecrübesini kazanmamız gerekiyor. Bunun için yapılması gerekenlerin karşılıklı olduğunu bilmeliyiz. Bu coğrafyayı yaşanabilir kılmanın en büyük imkânı her kesimin diğer kesimlerin sosyolojisini anlamaktan geçiyor. Endişe büyütecek uygulamalardan, duruşlardan ve söylemlerden uzaklaşmadığımız müddetçe birbirimizi anlamamız mümkün gözükmüyor. Çünkü insanın insana, bir topluluğun başka bir topluluğa güven duymadığı bir ortamda toplumsal ritim sağlanamaz. Bunun için her rengi kendi tonunda, her şarkıyı kendi ritminde sevebilmemiz gerekiyor.