Seçim kampanyasında öne çıkartılan iddialar, işi bir seçim kampanyası olmaktan çıkartıp adeta toplumun muhalefetin sesini duymasını engellemek için ortamın gürültüye mahkûm edilmesi karşısında diyebilirim ki, sıkılmış durumdayım. Yaşamakta olduğum ruh haline hayatım boyunca yaşadığım seçim kampanyalarının hiçbirisinde böylesine sürüklenmemiş, böylesine karamsarlığa kapılmış değildim. Özellikle iktidar kanadının kendileri tarafından hayata geçirilen başkanlık sisteminin partileri ittifaklara zorlamış olması sonunda iktidar kanadının seçime yaklaşıldıkça kendilerinin getirdiği sistemin kendilerini zora soktuğunu görmenin öfkesi ile midir bilmiyorum ama mesele Millet İttifakı’na karşı bir yalan, iftira ve hakaret kampanyasına dönüştürülmüş durumda. Bu ise ister istemez seçimlerin halka hizmet yarışı olarak görülmesini zayıflatıyor. Bu sebeple zaman zaman yaşanan durum medyada, “Savaşa değil, seçime gidiyoruz” uyarıları ile ifade ediliyor.
Hemen belirtiyim ki, savaşlarda bile kurallar vardır. Ancak görüldüğü kadarıyla yasalarla belirlenen kurallar ve yasaklar sadece muhalefete aitmiş gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. Çünkü milletvekili adayı bakanlar makam araçları ile kampanyada yer alabildiler. Bunun ötesinde iktidar kanadının yaptığı açıklama ve ileri sürdüğü iddiaların büyük bir bölümü muhatabı, aşağılama, hakaret etme gibi yasalarca suç sayılırken şimdiye kadar bu mekanizma hiç işlemedi. Derdim işlemesini istemek değil. Çünkü şu seçim kampanyasının bir ucunun mahkeme salonlarına uzanmasını istemem. Ancak ortada bir çelişkiler yumağı görülüyor. Özellikle TBMM’deki bazı partiler terör örgütünün uzantısı olarak ifade ediliyor ve hemen her gün birkaç kere tekrarlanıyor. Bu iddianın sahipleri, iddialarını bir delile dayandırıyorlarsa, bunun yargıya taşınması gerekmez mi? Çünkü yargı görevlidir ve bir kişi ya da parti hakkında ileri sürülen iddiaları doğrulayan bir karar yok ise söyleyenler suçlu duruma düşmez mi? İsteyen istediği kişiyi ve kurumu teröristlikle suçlayabilmek gibi özel hakka sahip olabilir mi?
Derdim, bu bilinen gerçekleri tekrarlamak değildi. Seçim kampanyasının sonuna geldiğimiz şu günlerde ülke sorunlarının özellikle sosyal boyutu olanları üzerinde durulmuyor, çözümler ileri sürülmüyor. Söz gelimi toplumda aile kurumu giderek çöküyor, bunun da ötesinde evlenme yaşı giderek yükselirken boşanmalar artıyor. Bu durum ise toplumda anne ve babası olduğu halde öksüz ve yetim olarak büyüyen çocukları artırıyor. Hemen belirteyim ki, bir çocuk çocukluğunda anne ve babasından yeteri kadar sevgi ve şefkat görmemiş ise unutulmasın ki, o çocuk hayatı boyunca görmediği o sevgi ve şefkatin eksikliğini hisseder. Bu düşüncemi geçmişte çeşitli kereler yaşadığım bir olayı aktararak ifade etmek istiyorum.
Kız kardeşim ilkokulu bitirdikten sonra Çocuk Esirgeme Kurumu’nun Ankara’daki okulunda çocuk bakıcılığı eğitimi aldı ve aynı kurumun yurtlarında uzunca süre görev yaptı. Ben de her ziyarete gittiğimde gördüm ki bu yurtlardaki çocuklar için okullarını ziyarete gelen her erkek baba, her kadın anne olarak nitelendiriliyordu. Bunun yanında zaman zaman kız kardeşimin anlattığı bir olay da beni gözyaşlarına boğardı. Olay şuydu: Kız kardeşim, aynı zamanda görev yaptığı yurtta kalırdı. Bir gece yanında bir kıpırtı hissediyor. Bakıyor ki kendine sürekli olarak anne diye hitap eden kızlardan birisi. “Anne, rüyamda korktum, onun için yanına geldim” diyor. Bunu anlatmaktan masadım; istiyorum ki, toplumda boşanmaların arttığını söylemek soruna çözüm getirmiyor. Özellikle iktidar kanadı unutmamalı ki, bir seçim kampanyasını sadece birtakım maddi imkânlara bağlamakla sosyal içerikli sorunlara çözüm bulunmuş olmuyor.
Gelin millet olarak birbirimizle dövüşmekten vazgeçelim, sorunlarımızı tam olarak tespit ederek çözümler arayalım. Yoksa bir süre sonra ülkemiz yaşanmaz hale gelecektir ve bunun sebebi de maddi imkânlardan çok sosyal kayıplarımız olacaktır.