Yazımıza geçen haftaki yazı hakkında bir soruya cevap vererek başlayalım. Zira geçen haftaki yazıda bir hususa değinmemişiz. Bu da; “Haksız veya delilsiz bir şekilde birilerini tekfir edenlerin ne olacağı” ve “Böyle kimselere karşı nasıl tavır alacağımız” meseleleridir.

Aslında yazımızda tekfirden uzak durulması gerektiğine değinmiş idik. Oysa bu hususlara değinmek, bizi de tekfir yapmaya itiyor gibi.

Meseleye Edebü’l-Kâdî’den iki kaide ile cevap vermek istiyoruz:

Birincisi; “Bilmeden fetva verenin cehennemde olduğuna” dair hadisi şerif olarak zikredilen rivayettir. Zira araştırma ve bilgi ile içtihat eden kimse hata da etse, yine de ecir alır diye kabul ediyoruz. Aksi durumda ise araştırma ve bilgi olmadan içtihat eden kimse, isabet de etse vebal altındadır. Zira sorumluğunu ifa etmemiş ve ihmalkar davranmıştır.

İkinci kaide ise bir müminin diğerini bir şeyle itham edip şahit de bulamadığında ikisinin de zan altında olacağına dair kaidedir. Zira iki mümin, şahitlikte eşittir. Bu durumda başka delil ve şahit yoksa ikisinden birisi yalancı olacaktır. Ve burada ikisi hakkında da zan hasıl olmuştur. İkisi de vebal altındadır.

Bu durumda bir mümin diğerini bir şey ile itham eder ise bu şey, ameli ise bunu iddia eden kişi yalancı ve müfteri olur. Böyle bir durumda tevbe ve helallik gerekir.

Fakat konu itikat ile alakalı ise burada durmak gerekiyor. Zira “birini tekfir edeni tekfir etmek” de tekfirci kişi ile aynı eylem içinde bulunmaktır. Bu yüzden bu meselelerde susmak; bu meseleler hakkında konuşanlar hakkında da susmak ve sadece onları ikaz etmek daha evladır.

Zira biz müminiz. İman yakindir. İmanın en azı da buğzdur. Bu gibi durumlarda kalben buğz etmek yeterlidir. Yani şahısları tekfir mahkemeyi gerektirdiği ve yetkili kimselerin sorumluğunda olduğu için bizim böyle bir eylemde bulunmamız gerekmez. Yani bilgimiz ve yetkimiz yoksa tekfir edilmesi gerekeni tekfir etmemek, bizim tekfirimizi gerektirmez. Zira biz zaten müminiz ve bu kimselerin inkarına ortak değiliz.

Tebliğ meselesine dönersek:

  1. Tebliğ, tartışmak değildir. Hakikati anlatmaktır. Amacı sadece, bilmeyene ulaştırmak veya yol göstermek yahut uyandırmaya çalışmaktır.
  2. Tartışma, olumlu ve olumsuz olmak üzere iki türlüdür. Olumlu tartışma; aynı amaçla, kişilerin aynı konu üzerinde müzakere etmeleridir. Bu aslında bir çeşit istişaredir. Olumsuz tartışmada ise niyetler farklıdır. Konuya bakış da farklıdır. Olumlu tartışmada amaç hakikati ortaya koymak iken olumsuz tartışma; taraflardan birinin diğerine galip gelmesini amaçlamaktadır.
  3. Hidayet Allah’a aittir. Ben anlatmadığım için anlamadı ya da ben anlattım anladı veya ben anlattım ama yine anlamadı gibi sözler yanlış hatta tehlikelidir. Zira kul sadece aracı ve sebeptir. Gerçek fail ise Mevla’dır.
  4. Yanlışla fazla uğraşmaya gerek yoktur. Bunun yerine hakikati anlatmak ve hakikati inşa etmek gerekir. Sadece gerektiğinde ve kritik yerlerde yanlışlar anlatılır ve insanlar yanlışa karşı ikaz edilir.
  5. Yani yanlışlara cevap yetiştirme çabası faydasızdır. Bunu genelde inşa etme ve doğruyu anlatma yeteneğinden mahrum olanlar yaparlar. Sermayesi bitenin tek yapacağı şey, karşındakine saldırmaktır.
  6. Münazara bazen basit olarak başlar. Ama sonraları inatlaşma olabilir. Veya cahil insanlar bu tür münazaraları yanlış anlayıp bunu düşmanlığa dönüştürebilirler.
  7. En iyi tebliğ, anlatma değil yaşamadır. İnsanlar söylediklerimizi değil yaptıklarımızı ciddiye alırlar.
  8. Tebliğ, tek alanla veya tek şeyle olmaz. Zira insan bir bütündür. Hayattaki her şey iç içedir. Bu yüzden sadece bir tarafı inşa ile imar olmaz. İnsan yetiştirmek, bina yapmak gibidir. Yani tebliğ, insanların özel ve genel tüm hayatlarında onlara örnek olmak; insanların her çeşit sorunları ile uğraşmak ve bunlara çözüm üretmektir.