Tarih Tekerrür Eder mi?

Abone Ol

Klasik bir tabir olacak ama ülke, ümmet ve insanlık olarak çok zor günlerden geçiyoruz. Kendilerinin seçilmiş ırk olduğuna inanan ırkçı emperyalistlerin kurduğu kapitalist sistemde eşref-i mahlûkat olarak yaratılan “insan” kula kul edilmiş durumda. Erbakan Hoca’mızı sağlığında şöyle ya da böyle takip eden herkesin kulağının bir kenarında bulunan “Haim Nahum Doktrini” sadece ülkemizde uygulanmıyor. Başta Müslüman halklar olmak üzere tüm insanlık bir avuç azgının elinde oyuncak hale getirilmiş durumda.

Müslüman liderler ırkçı emperyalizmin kurduğu uluslararası kurumların kapısında kendilerini ispat yarışındalar. Son yüz yılımız bunun hikâyesi. Örneğin Türkiye’nin Avrupa Birliği kapısından bir türlü ayrılamaması. AB girmemiş olmasına rağmen AB’nin topluma dair tüm dayatmalarını “torba yasalarla” Meclis’inden geçirdi. O zamandan bu yana toplumda büyük değişmeler oldu. Bir ara AB ile ilgili özel bakanlık kuruldu. Fakat hâlâ konuştuğumuz konu AB bizi alacak mı, almayacak mı? Daha girmeden AB’nin kanunlarını uygulayanı AB niye alsın içine? Bu kadar net fotoğraf varken şimdilerde AB’ye dayılanmak da iç siyasete verilen mesajdır, dış siyasete değil. Bunu da böyle not düşelim.

Günümüzde yaşadıklarımız bir günde başımıza gelen işler değil. Çok uzun yıllarca önce planlanan adım adım da uygulanan konular. Toplumlar kendilerini uyaranların dediklerini dinlemeyip günlük hayatın içinde dolanıp durduğu için yaşadığımız felaketler.

Balkan Savaşı’nda cephede yönetim kademesinde görev yapan ünlü edebiyatçımız Ömer Seyfettin’in Balkan Savaşı’nda tuttuğu günlükte yazılanlar günümüzden farklı değil mesela. Yönetimdeki beceriksizlikler, işi ehline vermemek yüzünden heder olan hayatlar, gâvurlara sevinme fırsatını veren Osmanlı’yı küçük düşüren işler, elden çıkan koskoca bir “ata yurdu; Rumeli”.

Ömer Seyfettin’i edebi eserlerinden tanırız ama çoğumuz onun bir asker olduğunu Balkan Savaşı’nda düşman eline esir düştüğünü bilmeyiz. Seyfettin, kitabında kısa kısa tuttuğu notlarda dahi o dönemin ahvalini gözler önüne seriyor. Kitabı okurken koskoca bir memleketin elden çıkmasına heder oluyorsunuz. 28 Ekim 1912 gününe düştüğü notta Ömer Seyfettin şu cümleleri kayda geçmiş: “Köprülü'den dün geçtik. Bulgarlar bizimle eğleniyorlardı. Şimdi Pirlepe yolundayız. Sözde Edirne tarafında zafer varmış, filan ve falan. Bunlara kimse inanmıyor. En büyük düzensizlik, açlık, perişanlık içinde geri çekiliyoruz. Abdülhamit'in İstanbul'a gittiğini duyduk. Padişah yüz yirmi bin kişi ile Edirne'ye hareket etmiş. Buna da kimse inanmıyor. Artık Rumeli'nin gittiği muhakkak. Fakat bütün şu kolordular, şaşırmış koyun sürüleri gibi kurşun ve gülle altında, kar, çamur ve hastalık içinde mahvolacak. Ah, acaba ondan sonra aklımız başımıza gelecek mi?”

Seyfettin o zaman da Rumeli’nin elden çıkmasıyla ilgili, “Acaba ondan sonra aklımız başımıza gelecek mi?” diyor. Bizlerin de son yıllarda en sık sorduğumuz soru bu? “Acaba ne zaman aklımız başımıza gelecek?”

Kimse ülkemize dair pembe tablolar çizmesin. Her gün sokaklarımızda meydana gelen adam yaralama, yan baktı kavgaları, yol vermedi kazaları, ekonominin bozulması ve AB uyum yasalarının getirisi olarak artan aile içi artan geçimsizlik, milletimizi millet yapan değerlerin aşınması, AKP döneminde başlayan yabancı uyruklulara toprak ve ev satışının artması, günlük siyaset uğruna aşındırılan kardeşlik duygumuz, okul yaşındaki çocuklar içinde artan çeteleşme, çeşitli çeşitli mafya hikâyeleri… Balkan Savaşları’ndan daha beter durumda olduğumuz gerçeği!

 “Acaba aklımız ne zaman başımıza gelecek?” Modern çağlarda ülkeler sadece toprakları ele geçirilerek işgal edilmiyor. Dünyanın kaymağını yemek için çalışan bir avuç ırkçı emperyalistler işgal araçlarını çeşitlendirmiş durumda. Küresel sermayesi ile küresel medya yayınları ile kültürel işgali en üst düzeyde. Artık ellerini kana bulamasına gerek kalmadan işbirlikçi yönetimlere çıkartmış olduğu yasalarla halkların her türlü kaynağını istediği şekilde sömürebiliyor. Elindeki kitle iletişim aparatları ile de halkları istediği konuda manipüle ediyor.

Sorumuzu yineleyelim, yaşadıklarımız acaba ne zaman aklımızı başımıza getirecek?

Bu soruyu sorduğunda Ömer Seyfettin, Balkanlar hâlâ bizim topraklarımızdı. Bilmem cevap oldu mu?