Mevlana’nın pergel metaforunu hepimiz biliriz. Pergelin iğneli ayağı sabittir, diğer ayağı yetmiş iki milleti dolaşır. İnsanın hakikatle ilişkisini anlatması bakımından oldukça güzel bir metafor.
Ben kaç gündür o sabit iğneli ayağı arıyorum. Kendimden başlamak suretiyle, sokakta, ekranda, kürsüde, mecliste her yerde o sabit ayağın izlerini görmek ve ümidimi yenilemek istiyorum. Ama heyhat! Baktığım pencereden benim gördüğüm herkesin birilerinden yana bir yöne dönerek istikamet belirlemiş olduğudur.
Anlatmak istediğim şey tam da ‘kimden yanasın?’ sorusuna tekabül eden bir şeydir. Hakikatin herkesi kendine çekecek sabit bir mekânı kalmamış. Herkes kalabalığa doğru koşuyor. Herkesin kendini haklı ve kârlı çıkaracak bir kalabalığı var artık. Kalabalığın gücü hakkın ve haklının gücünü bastırmaya yetiyor. Amigolar, holiganlar, alkışçılar memleketin her tarafını stadyuma çevirmiş. Okuduğunuz köşe yazılarından ıslık sesi işitmiyor musunuz? Yoksa benim kulaklarımda mı sorun var?
Müminler ümmet iddiasından ne çabuk vazgeçtiler de yandaşlık ve taraftarlık üzere kıyasıya bir yarışa girdiler anlamış değilim. Taraf olmak bertaraf olmaktan kurtulmak anlamına gelmiyor eskisi gibi. Savunduğu fikrin maddi hasılasına ortak olmak anlamı da taşıyor. Taraf borsasında öne çıkan düşünceler ve kişiler her an el değiştirebiliyor. Kârlı tarafta bulunmak tipik bir muhafazakar(Ne de olsa muhafaza+kâr: Kârı muhafaza edendir) tavrıdır. Haklı olana hakkını teslim etmek hem yürek hem de adalet isteyen bir çabadır.
‘İyi tarafçı’ iseniz böyle bir erdemlilik sergileme şansınız hiç yoktur. İyi taraf hiçbir zaman yenilmez. Yenilse de yenilgisi mağlubiyetten sayılmaz. Hep haklıdır iyi taraf. Kendini haklı çıkaracak oranda sayısı, Ankara’da dayısı vardır. İyi tarafçılar ait oldukları tarafın kendilerini ciddi ciddi cennete götüreceğine inanırlar. Kalabalık ve imkân akıllarını başlarından alıp sarhoş etmiştir. Tekasür suresini okuyup okuyup ağlarlar. Ağlamalarında bu surenin ilk ayetlerinin anlamını bastıran bir taraf vardır.
İyi tarafçıların yükselebileceği en üst mertebe İtirafçılıktır. Yeryüzündeki bütün itirafçıların ortak yanı, sözcükler ve cümleler yardımıyla yüzlerini değiştirip etik ameliyata yatmaktır. İtirafçılar aynı zamanda kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyenler tarikatına mensup oldukları için her ortamda bir tavuk boğazlarlar. O kadar çok konuşurlar ki itiraf için dünyaya geldiklerini sanırsınız. Bir gün gelecek bu zevat itiraf adıyla bir sürü herze ve hezeyan yumurtladıklarını, ama bir türlü ihtiyaç duyulan asıl bilgiyi vermediklerini de itiraf edeceklerdir.
Hakikate tabi olanların yanlış ve yanılış karşısında tövbe ve mağfiret dileyişleri vardır, o kapıya gider ve arınırlar. İyi tarafçılar tayinlerinin güzel ve rahat bir yere çıkması için aynı naneyi yedikleri insanları feda ederler. Ağızları nane koksa da bir anda hiç nane yememiş konumuna yükselirler. Uzun bir süredir televizyon kanallarında itirafçı kimliği ile yer alan insanlara bir bakınız. Millete keçiboynuzu dağıtmaktan başka bir şey yapmıyorlar. İyi tarafta olmaya alışkın olduklarından yeni bir ‘iyi taraf’a transfer olmak için olmadık manevralar yapabiliyorlar. Bir de “Arafçılar” diye bir gruptan bahsedebiliriz ki bunlar iki arada bir derede kalmış kararsızlar taifesidir. Hangi taraftan olacaklarına karar veremedikleri için her tarafı idare ederler. Kimi zaman da hiçbir taraf bunları aralarına almadığı için ortada kalmışlardır. Gündemi belirlemekten yoksundurlar. Zor zamanlarda ve kritik kararların arifesinde bu insanların kapıları çalınır ve bir kesimden yana taraf olmaları istenir. İtirafçı değildiler, çünkü biriktirdikleri insan malzemesine hiçbir zaman sahip değildirler.
‘İslam hep garip gelmiş ve garip olarak avdet edecektir’ Resulün bu çağları kuşatan sözüne taraftar tribününden değil hakikatin nöbetini tutanların safından eşlik edelim: “Ne mutlu o gariplere!”