Uzun yıllar Osmanlı Devleti’nde ilmiye sınıfı bir yıldız gibi parlamıştır. Osmanlı’nın üç kıtada at koşturmasının ve sürekli olarak topraklarını genişletmesinin en önemli sebeplerinden biri hiç kuşkusuz ilmiye sınıfı sayesinde teknolojik alanda çağının ilerisinde olmasıdır.

Zamanla Avrupa sanayi inkılabıyla birlikte gelişme evresine girdiğinde o dönem Avrupa’dan ilerde olan Osmanlı’da ise ilmiye sınıfının siyasete müdahale etmeye başladığını görmekteyiz. Hakkaniyet ölçüsünde ve hak edene verilen paye, rütbe, sanlar rüşvet illetinin yayılması üzerine işi bilenlere (!) verilmeye başlanmış ve ilmiye de bu yozlaşmadan nasibini almakta gecikmemiştir.

Hocalık, müderrislik görevleri liyakate göre değil de hak etmeyenlere verildiğinden dolayı ilmiye sınıfı gerilemiş ve cihan devleti olan Osmanlı kendi kabuğuna çekilmeye başlamıştır. Dış güçlerden etkilenmenin çok şiddetli hissedildiği II. Mahmud dönemiyle başlayan Tanzimat, Islahat hareketleri bu gerilemenin önüne geçmek niyetiyle yapılsa da ne yazık ki arzulanan netice alınamamıştır. II. Abdülhamid döneminde biraz olsun toparlanan devlet onun da siyasi entrikalar sonucu alaşağı edilmesi üzerine dağılma sürecine girmiştir.

O devirde devleti kurtarmak için yola çıkan daha ziyade gençlerden oluşan ve pek çok ilim ehli insanı da fikirleriyle etkileyen İttihat ve Terakki hareketi devleti yönetme tecrübesinin önemini kavrayamamış ve ne yazık ki korkulan olmuş koskoca cihan devleti girdiği Birinci Dünya Savaşı akabinde tarih sahnesinden silinmiştir.

Yerine çok büyük mücadeleler neticesinde kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti ise başlangıçta Osmanlı bakiyesi olarak ortaya çıkmış ama daha sonra Osmanlı’nın izlerini silerek yeni bir devlet hüviyetine bürünmüştür.

Bu süreç esnasında özellikle milli ve manevi değerleri haiz insanlara çok sıkıntı yaşatılmış ve gerçekten hayatları tam manasıyla bir kâbusa döndürülmüştür. Peş peşe icra edilen hareketler / devrimler neticesinde ülke daha önce dine dayalı ya da dini referans olarak alan değerlerden uzaklaşmış ve muasır medeniyet seviyesini Batılı değerler olarak benimsemiştir. Son olarak da önce saltanat (1 Kasım 1922) daha sonra hilafet (3 Mart 1924) kaldırılarak toplumun geçmişle olan tüm bağları koparılmış ve Müslümanlar özellikle hilafetin kaldırılmasıyla hem yetim hem de öksüz bırakılmıştır. Hilafetin kaldırıldığı 3 Mart 1924 tarihinde aynı zamanda Tevhid-i Tedrisat Kanunu da yürürlüğe girmiş ve bu kanun ile eğitimde reforma gidilerek mektep ve medreseler kapatılmış günümüz eğitim sisteminin temeli atılmıştır.

2 Mart 1926’da kabul edilen, “Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun” Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunu’nun getirdiği ilkeler çerçevesinde eğitim hizmetlerini düzenlemiştir. Devletin izni olmadan hiç bir okulun açılmasına müsaade etmeyen Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun aynı zamanda o günkü idarenin düşüncesi doğrultusunda çağdışı olarak kabul edilen öncelikle dini eğitimi içeren bütün derslerin okul müfredat programlarından kaldırılmasını da sağlamıştır

Özellikle dini eğitimin temel ilke alındığı medreselerin kapatılarak yeni eğitim sistemine geçilmesi ile din eğitimi sekteye uğrayıp; tekke ve zaviyelerin 30 Kasım 1925 tarihinde kaldırılmasıyla Müslümanlar alışageldikleri tüm değerlerini yitirmişler ve İslami ilimlerin öğrenimi ve öğretimi hususu bir eksiklik olarak kalmıştır.

Her ne kadar 3 Mart 1924 tarihinde kurulan Diyanet İşleri Reisliği “Şeriye ve Evkaf Vekâleti” yerine ihdas edilerek İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak ile ilgili işleri yürütmek üzere kurulsa da ihtiyacı tam olarak karşılayamamıştır.

Tek parti iktidarları döneminde özellikle dinin gerilemeye sebep olduğu fikri siyasi idare tarafından genel kabul gördüğünden Müslümanlar pek çok zorlukla karşılaşmışlardır. Zamanla baskı ve şiddet politikalarının benimsenmesiyle zulüm artmış ve “Ezanın Türkçe okutulması” garabetine kadar gelinmiştir.

Haftaya Allah nasip ederse devam edelim…

MİNİK BİR TEBESSÜM Şimdi geliyorum

Hocanın gençlik yıllarında iddiayı çok seven bir arkadaşı varmış. İddia seven arkadaşı “beni kimse kandıramaz” diyerek sürekli böbürlenirmiş.

Arkadaşının bu şekilde konuşmasından rahatsız olan hoca ona bir ders vermeye karar vermiş. Bir gün arkadaşına:

- Beni burada bekle! Döndüğümde seni nasıl kandıracağımı göreceksin demiş. Arkadaşı:

- Beni sen mi kandıracaksın? Güldürme beni! Tamam, bekliyorum bakalım beni nasıl kandıracakmışsın görelim demiş ve beklemeye başlamış.

Bir saat, iki saat, üç saat derken sıkılmaya başlamış. “Bu kadar süre geçti Hoca hâlâ gelmedi” diye düşünmeye başlamış. Daha fazla dayanamayarak önünde geçmekte olan birine Nasreddin Hoca’yı görüp görmediğini sormuş ve aralarında geçen konuşmayı anlatmış. Sessizce dinleyen adam anlatması bitince gülmeye başlamış ve:

- Hoca seni bal gibi de kandırmış. Bak geleceğim demiş ama gelmemiş ve sen hâlâ bekliyorsun demiş…

İlgilisine notlar:

• “Sen kim olduğuna karar veremediğin zaman senin kim olduğuna başkası karar verecektir” Nizar Kabbani

• “Birini seviyor olmanız onun her hatasını affedeceğiniz anlamına gelmez. Sevgi zorlukları aşmak içindir, yanlışları örtmek için değil”

• “Nerede bir terör varsa bilin ki orada Siyonizm vardır” Prof. Dr. Necmettin Erbakan