4 maç, 0 puan, kalede görülen 11 gol ve atılabilen sadece 2 cılız gol. Fransa'ya karşı boyun eğilen 1-0'lık maç, İtalya karşısında yaşanan 4-1 ve 3-1'lik iki ayrı hezimet ve Belçika deplasmanından alınan 3-0'lık ağır yara. UEFA Uluslar Ligi tablosuna nereden bakarsanız bakın, elinizde kalan tek şey koca bir enkaz. Ancak asıl acı olan tabeladaki sıfırlar değil, sahadaki ruhsuzluk ve kimliksizlik. Ve bu kimliksizliğin bir numaralı mimarı, yedek kulübesinde elinde tabletle maç izleyen Vincenzo Montella'dan başkası değil.
Montella, bu takıma "Avrupalı" bir taktiksel disiplin getirmesi için göreve getirilmişti. Geldiğimiz noktada ise Milli Takım, ne İtalyan gibi savunma yapabilen ne de Türk gibi hücum edebilen bir takıma dönüştü. Bu feci çöküşü sadece "formsuzluk" üzerinden okumak hata olur.
"EN KÖTÜ SAVUNMA YAPARIZ"
Futbolun yazılı olmayan kuralıdır: Başınızda İtalyan bir teknik adam varsa, en kötü ihtimalle savunma yapmayı bilirsiniz. Catenaccio genlerine sahip bir futbol aklının, dört elit maça çıkıp kalesinde 11 gol gören bir savunma kurgusu oluşturması tam anlamıyla bir "taktiksel iflastır." Montella, elindeki oyuncu grubunu Serie A'nın orta sıra takımları gibi kurgulamaya çalışırken takımın tüm doğal reaksiyonlarını köreltti. Yerine işleyen bir savunma bloğu da koyamadı. Özellikle kendi ülkesi İtalya'ya karşı iki maçta yediği toplam 7 gol, Sinyor'un sadece bize değil, kendi futbol kültürüne de yenilişinin belgesidir.
Bizim futbol DNA'mızda kaos, coşku, isyan ve rüzgarı arkasına alma güdüsü vardır. Biz, sistem tıkandığında bireysel isyanlarla, tribünle bütünleşen oyuncularla maç kazanan bir kültüre sahibiz. Montella'nın en büyük ve en affedilmez hatası, bu duyguyu kaybettirmesi oldu. Saha içinde robotik bir pas oyununa zorlanan, ancak planı ilk golü yediğinde kağıttan bir kule gibi çöken bir yapı izledik. Belçika karşısındaki 3-0'lık ve İtalya maçlarındaki ağır dağılmaların sebebi fiziksel ya da yetenek eksikliği değil, tamamen psikolojiktir. Taktik tahtasında her şeyi milimetrik çizen teknik heyet, işin içine 'insan' ve 'ruh' faktörünü katmayı unuttu. Geriye düştüğünde isyan etmeyen, sadece bitiş düdüğünü bekleyen bir takım ortaya çıkardılar.
SAHTE 9'DAN "SAHTE UMUDA"
Fransa karşısındaki 1-0'lık mağlubiyette "dünya devini iyi savunduk" masalıyla uyutulduk. Ancak Montella'nın inatla vazgeçmediği "Sahte 9" sevdası, artık bir taktik olmaktan çıkıp hücum hattımız için "sahte bir umuda" dönüştü. Santrforsuz oynamak, rakip stoperleri sahte koşularla yıprattığınızda anlamlıdır; bizimkisi ise rakip ceza sahasını tamamen boş bırakıp, hücum oyuncularımızın kendi yeteneklerini unutmasına yol açan kısır bir ezbere dönüştü.
Bu dört maçlık Uluslar Ligi serüveni, Montella denemesinin duvara tosladığı andır. Zira bu jenerasyon, kenardan satranç oynadığını zanneden ama şahını çoktan rakibe teslim etmiş bir teknik adamın deneme tahtası olamayacak kadar değerli. Türkiye'nin ihtiyacı olan şey; oyuncuları birer şablona hapsetmek yerine, onların içindeki kaotik yeteneği ve isyan ateşini doğru organize edecek bir akıldır.