“Amiyane” ya da düzensiz olarak nitelenen bilgi de, elbette “bilgi”dir. Kulaktan dolma yoluyla öğrenileceği gibi, deneme-yanılma tarzıyla da öğrenilebilinir. Bazen de kendi deneme ve gözlemiyle elde edilmesi mümkündür. Ancak bu bilgi çeşidi her şeyden önce duyuya dayanır ve bundan dolayı özneldir, enfüsidir, keyfîdir, sahibi için o anda doğru kabul edilmesi maksada uygun görülebilir. Ama şartlarda küçük değişiklikler baş gösterdiğinde, maksada uygunluğu zarar verici sonuçları işaret ettiğinde doğruluğu anında yanlışlığa dönüşür.

Ne var ki, insanlar genel olarak bu tür bilgiye karşı aşırı istek ve iştiha içinde olagelmişlerdir. Karar vermede, yargıda bulunmada, hüküm kurmada, değerlendirme yapmada amiyane bilgi “kirli kese” işlevi görmede adeta tektir. Fakat, biraz sağduyu, bir nebze feraset ve basiret ile bakılıp değerlendirilirse, düzensiz bilgiye dayanmakla insan kendini ihtilafların, anlaşmazlıkların, çekişmelerin, kavgaların, husumetlerin, huzursuzlukların ve mutsuzlukların dehlizine hapsettiğini fark edebilir. Etmese de o dehlizlerin mahkumu olarak yaşar, ne insan olduğunun, ne türden bir dünyada yaşadığının bilincine varamaz, hazzını asla tadamaz.

Oysa doğru bilgiye, hakikate eriştirici bilgiye yönelse, onun gölgesi, bir nefeslik esintisi bile engin, kuşatıcı bir dünyanın varlığını benliğinde devindirir, titreştirir. Kendi kendisiyle barışık, kendi kendisiyle hemhal olabilmenin sürurunu, hazzını ve mutluluğunu yaşamaya başlar. Ve bunun kendi hemcinslerine varıp dayandığının fark eder, anlar, idrak eder, kavrar ve gönenir.

Doğru bilginin, hadi bunu içeriğine “irfan”ı, “marifet”i, “hikmet”i de katalım, esintisini, ışığını, aydınlığını hayatın, insanın, duygu, düşünce ve davranışının üstüne ağdığını, yağdığını ve onunla yoğrulduğunu farz edelim. Biraz az önce husumete, hışımla, hırsla hücumlayanın, dostlukla, hilimle, özveriyle sizi kucaklaması muhtemel ve mümkündür.

Aslında doğru bilgi, hakikatin bilgisi, bize bizden yakındır ama mesafe algımız yanlışsa, Kaf Dağı kadar uzakta, hayatımızda, dünyamızda olmayan bir ülke gibi, “ütopya” gibi, “yok ülkesi”nde hükmündedir. Her gün yaşanan ihtilaflara, çekişmelere, çemkirmelere, debelenmelere, hakaret, küfür ve sövmelere bir bakın, düzensiz bilgiyle doğru bilginin uçurum farkını görürsünüz. Sorduğunuz soruya, yanlışa yönelttiğiniz eleştiriye, mesela hakaretle, küfürle karşılıkta bulunuyorsa, başvurduğu bilgi kaynağının ne olduğu ortadadır. Sokrates, “hiç kimse bilerek kötülük yapmaz” derken, ihtimal bunu kastediyordu. “İnsan bilmediğinin düşmanıdır” sözü de buna işaret eder.

Bir örnek, sosyolojinin iki kavramını örnek alarak değerlendirme yapılabilir: Statü ve Rol kavramları. Statü, basitçe sosyolojide şöyle açıklanır: Kişinin toplumsal yapı içinde işgal ettiği konumdur. Rol ise, belirli bir statüyü işgal eden kişiden beklenilen davranıştır. Roller yoluyla bir kültür içindeki “normlar” (din, ahlak, hukuk, örf ve adet gibi) öğrenilir. Bu iki kavram bizi insanı kavramaya da götürür. Bunu “Benlik” kavramıyla ifade ediyor sosyoloji ve “Benlik”, kişinin kendi kimlik ve kişisel özellikleri hakkındaki düşüncesidir. Ama bu düşünce, o kimsenin toplumdaki yerini insanların nasıl tanımladıkları (statü ve o statü içinde ondan ne beklediklerine (rol) bağlı olarak gelişmektedir.

Hakaret eden, küfür edenden tutun diğer davranışları sergileyen bir kişiyi nereye koyacağınızı iki kavrama dayanarak belirleyebilirsiniz. İstemeyen çemkirmeye ve debelenmeye devamda berdevam olabilir.