Kültürümüzün önemli unsurlarından biri söze dayalı olan
geleneğimiz. Hayatın en canlı tarafını oluşturur.
Günümüz iletişim araçlarının, teknolojinin yaygın olmadığı
zamanlarda, sözlü gelenek hayatın özüydü. Gündelik işlerden arta kalan zamanlar
sohbet ve söz ile dolu geçerdi. Masallar, meseller, fıkralar, muziplikler…
Bunlar hayatı renklendiriyordu. Asıl önemli olanı da manevi ruh içeren sohbet
geleneğinin yaygınlığı. Âlimler, bilgeler, sözü geçenler birer merkezdi. Söz
sahibi olan, mütevazi, kendini bilir bir duruşa sahip. Asla kibirlenmez,
başkalarını bakış ve sözleriyle ezmez. Hayatın doğasında olduğu gibi yaşar.
Cemiyetler, mevlitler, nişan ve düğünler, çevrenin
sorunlarını konuşmak üzere yapılan toplantılar da sözlü sohbete döner. Söz
akarını bulur, sohbet derinleşir, tatlı bir çekişmeyle inişli çıkışlı sürer.
Kış mevsimlerinde iş güç bittikten sonra evlere çekilir
küçük halkalar oluşur, masallar anlatılır, hikâyeler anlatılır, peygamber
kıssaları okunur. Herkes sevgiyle birbirine bakar, sokulur. Bazılarının belleği
güçlüdür, anlatılanları hıfzeder, artık kişi geleceğe taşıyıcı kişi olur.
Düşünce geleneğimiz sözlü geleneğe yaslanır genellikle.
Milletimizin hafızası kuvvetlidir. Bir konu, bir mesel, bir masal zamandan
zamana zenginleşerek akar gider. Yöreden yöreye renklenir. Bir yörede anlatılan
bir mesel, bir başka yörenin rengine bürünür, çeşitlenir. Özde aynıdırlar.
Bunun en somut örneklerinden biri Nasreddin Hoca fıkralarıdır. Konunun özü
aynıdır, fakat sözcükler yer değiştirir. Hemen her yöre kendi Nasreddin
Hocasını bulur. Erzurum’da bir Ofli Hocamız vardı, köyümüzün bir Hamdullah
ağabeyi vardı. Bu, bölgeden bölgeye değişir.
Bugün köylü diye küçümsenen çevrelerin insanları en modern
zamanlarındaki insanlardan daha canlı bir hayata sahiptirler. Onların arasında
yer alan bilgeler, en değme âlimlerden daha söz sahibidirler. Sözleri insan
belleğinde yer eder. Bir dinleyen olan sizler bunun bir taşıyıcısı durumuna
düşersiniz.
Modern hayatın insanlarının bellekleri sınırlıdır.
Teknolojinin belli alanlarına odaklıdırlar. Orada, insan dünyasının ufkunu
açacak edimlerden yoksun bir insanlık. Sözsüz, sohbetsiz sevgisiz bir dünyadır
bu.
Bireyler kendi karanlık kuyularına gömülürler. Bu karanlık
mağarada tükenir giderler.
Sözlü gelenekte şiir var, söz var, sevgi ve bağlılık var.
Sözlü gelenekte her insan kendi haddini bilir.
Konuşan da konuşma derdinde değil. Topluluk bir araya
gelince söz dönüp dolaşır söz sahibinin etrafında şekillenir. Merkezde olan
kişi ister istemez sohbete katılır. Sözü dinlenince diğerlerine dinlemek düşer.
Arada bir başkaları sohbete yol vermek adına soru sorar, ya da bir laf eder.
Sözün sahibi duraksar düşünür, sözünü tartar biçer öyle konuşur.
Bu konuşmalar asla buyurucu değildir. Bazen sohbete
muziplikler karışır, bazen uçlara doğu gider gibi olur. Fakat Müslümanların
hayatından en belirgin olan şey edeptir. Edebin sınırları aşılmaz, söz oraya
geldiğinde simgelerle, üstü örtük olarak konuşulur. İnsanların duyguları
köpürtülmez.
Zaman asla israf edilmez. Söz kıvamını bulur, sohbet
derinleşir artık bir zaman sonra sonlanır. Cemiyetler dağılır, herkes kendi
evine çekilir. Kişi bunu kendi zihin dünyasına alır, sırası geldikçe onu dışa
vurur.
Bugün belleksiz, boş bir insanlık ile baş başayız. Romanı
da, öyküsü de, denemesi de ufuksuz, derinliksiz. Bireysel bir hedonizm yüklü.
Birey kendi nevrotizmini yaşar, bir bulaşıcı gibi başkalarına bulaştırır.
Sözsüz, masalsız, meselsiz, hikmetsiz kupkuru bir dünyanın
insanıyla yaşıyoruz. Hepsi bu.