İnsan bazen çaresizlikler içerisinde kaybolur. Her yanı karanlıklar kaplar ve insan söz söylemekten aciz kalır. Bu acizlik bazen insandan kaynaklanır. Bazen söz israfına düşmemek için söz söyleyecek kişi acze düşer. Bazense taşıdığı hakikat söz söylemesine müsaade etmez. Ve hakikat taşıyıcısına hal verir. Bu hal söylenmesi gereken her şeyi, duyacak kulağı görecek gözü olana hem gösterir hem duyurur. Söz söylemenin zait olduğu en acı durum belki de söz söylenecek ahlaki vasatın kalmayışıdır. Kişi söylese olmaz, sussa içindeki çığlık durmaz. Çünkü hakikat söylenmez ise taşıyıcısını her gün tüketir.
Türkiye özelinde herkes bir hengâme, bir debdebe içerisinde ve gerçekliklere idraklerini kapatmış durumda. Kimse hakikatin ne olduğunu sorgulamıyor. Bir ikbal bir nasip derdinde insanoğlu… Bazen akıllarımızla dalga geçercesine sözler çıkıyor, söz söyleyenlerden… Öyle sözler ki söz söylemenin ahlakını yerle bir ediyor. Suçu, kabahati işleyen, hiçbir şey olmamış gibi; “böyle bir suç var bu suçu işleyenler var” diye dert yanıyor. Kimse kalkıp “bir dakika ama bu suçu siz işlediniz” demiyor nedense!!!
Aslında bu bir kibir imparatorluğu, bu bir sorgulanamaz olma arzusu. “Ne yaparsam ben yaparım ve benim yaptıklarım arasında bir tutarlılık olmak zorunda değildir” diyor söz sahipleri. Gücü etrafından alıyor. Etraf ise bir yönü ile korkudan bir yönü ile ikbal derdinden gücün sahibine boyun eğiyor. Gücün sahibi olası bir ayrışmayı engellemek için etrafını bütün alengerli işlere karıştırıyor. Bu karışıklık hem refahı hem de korkuyu doğuruyor. Ne oluyorsa oluyor tam olarak bilemiyoruz ama süreç yok oluşa doğru gidiyor.
Tıpkı büyük petrol şirketlerinin sahiplerinin çevreci olması gibi, tıpkı alkol ve sigara firmalarının Yeşilaycı olması gibi, tıpkı insanlığın hayatına kast eden silah firmalarının sağlık sektörüne girmeleri gibi her yönü ile “çift yönlülük” var söz söyleyenlerde. Edep bize “çift yönlü” dedirtiyor. Halk dilinde bunun adı “ikiyüzlülük” din dilinde ne olduğu zaten ehlince malum olsa gerek.
Modern dönemde söz söyleyenle kaim ne yazık ki. Sözün doğruluğu söyleyene bağlı. Modern olanın çıkmaz sokaklarından birisi bu. Modern dönem için söz söyleyen kadar gerçek, söyleyen kadar doğru, söyleyen kadar etkili, söyleyen kadar var. Oysa her insan için sözü söyleyenden bağımsız olarak anlamak ve düşünmek gereklidir. Bu gereklilik aynı zamanda ahlaki olmak demektir. Ancak felsefi eğitim almış bir zihin sözün ağırlığını söyleyenden bağımsız olarak düşünebilir. Sözün hakikatini salt cümleler üzerinden idrak edebilir. Bunun zorluğundan olsa gerek söz söyleyenler milyonlarca kişinin karşısına çıkıp usanmadan ve utanmadan yalan söylemede bir beis görmüyor. Yalan söylemek sanat, bu sanatı menfaat gereği kutsamak ise sanatçılık oldu. Yalanlar üzerine politika üretmek dava bu davayı sosyal ortamda savunmak dava adamlığı oldu. Yıllarca felsefe eğitimi almış ve vermiş kişilerin sosyal medya “KAPLAN”ı kesilmesi davaya sahip çıkmak oldu. Önce kendilerini ve felsefi formasyonunu inkâr ettiler, sonra inanlarını zihni bir yıkıma uğrattılar.
Güçlü olanın sesi daha gür çıkınca gür sesin cazibesine kapılıp, gür olanın hakikati ifade ettiği serabına inandılar. Yakın dönemde güçlünün haklı olduğuna birçok örnek verebiliriz. Hukuk güçlü değil ne yazık ki ülkemizde. Güçlülerin hukuku var.
Ne zamana kadar inkâr edeceğiz kendimizi? Ne zamana kadar inandığımız değerleri inkâr ile yetineceğiz. Ya da kalemimizi “KILIÇ” kendimizi “ARSLAN” zan edip usandık edebiyatları yapacağız. Doğruyu doğru şekilde söylemenin vakti gelince doğruyu söyleyebilecek yüzümüzde kalmayacak. Adaletten ayrılalı yıllar olsa da biz adalet ışığı aramaktan yorulmayacağız. Mülkü adalet üzerine kurmak zorundayız. Aksi durumda yalan, dolan ve talanla yürüyebileceği noktayı çoktan geçti söz söyleyenlerin hali.
Sözün söyleyen kadar değeri olduğunun son örneğini “Şehircilik Şûrasında” gördük. İstanbul özelinde son 25 yılda söz sahibi olanlar, İstanbul’un başına gelenlerden dert yandılar. İstanbul’daki dokuyu bozan her binaya dolaylı ya da doğrudan müdahalesi olanlar Ah İstanbul!!!diye feryat figan eylediler. Hadi bu siyasetin pespaye dili. Siyasetin ne yazık ki son dönemde düşmüş olduğu hal. Peki bir kişinin dahi -sadece bir kişi- “Nasıl yani ya!!! Ama nasıl olur? Bir dakika aklımızla dalga geçmeyin efendim” diye mırıldanma ihtiyacı duymamasına ne demeli… Acı gerçek işte tam olarak burası.
Gökdelenler ucube değildir. Gökdelenler onları imar eden ve onlara imar izni verenlerin beyinlerinin ucubeliğine bir işaret, bir nişanedir. Gökdelenler sadece semayı ve şehirleri çirkinleştirmiyorlar. İnsanların ne kadar da çirkinleştiklerini gösteriyorlar. İstanbul gökdelenler yüzünden çirkinleşmedi. Çirkinleşen zihinler yüzünden İstanbul’da ucube gökdelenler vücuda geldi. Bu noktada söz bitiyor. Bu nokta, cümlelerin yerini demokratik eyleme bırakma zamanının işaret fişeği. Evet, belki yok edecekler bizleri ellerindeki propaganda makineleri ile belki de ailemizle tehdit edileceğiz. Ya da ekmeğimizden olacağız. Ancak artık demokratik eylem zamanının faturasını ödeme vakti geldi. Artık üçüncü bir yolun inşasına başlamalıyız. Neyse o olacak, olanda hayır olacak.