Güçlülerin, bir başka ifadeyle sömürgecilerin dediğinin olduğu bir dünyada insanlığın huzuru mümkün olmuyor, olmayacak da. Bir de buna sömürgecilerin doymak bilmeyen hırsları eklendiğinde dünyanın büyük bir bölümünün verilene razı olmaktan öte elinden bir şey gelmiyorsa bu düzen böyle sürüp gidecek demektir. İşin bir başka boyutu da bu bozuk düzenden hayır gelmeyeceği, bu düzenin değişmesi gerektiğini yeryüzünde bilmeyen de yok. Ne var ki, sömürülenler bu düzeni değiştirmek için harekete geçmiyor, geçemiyorlar. Geçenler de küresel eşkıyalar tarafından yönetimden uzaklaştırılıyor. İşin garip tarafı bu düzenin değişmesi için zaman zaman harekete geçenler, bu hususta kampanya yürütenler de bir süre sonra mevcut halin devamına rıza göstermek zorunda kalıyorlar. O zaman geriye iki şık kalıyor; birincisi bu sömürüye son vermek için bedel ödemeyi göze alarak ayağa kalkmak, bu yapılamıyorsa mevcut halden zevk almayı öğrenmek gerekiyor.

Genellikle sömürgeciler pek çok ülkede kendilerine yandaş ve maşa bulabiliyorlar. Bu yandaşların sırtını sıvazlayarak ve biraz da sömürdüklerinden önlerine bir pay atarak sömürülerini sürdürüyorlar. Sonuçta dünya üzerinde sömürenler ile bunların maşaları maddeten rahat yaşarlarken büyük kitleler hem gerçeği görmekten hem de ellerinden bir şeyin gelmiyor oluşundan dolayı acı çekiyorlar.

Bu arada sömürgecilerle işbirliğini ülkelerin kurtuluşu ve refahı için çare olarak toplumlarına sunan yöneticilerin hali de bir başka konu. Söz gelimi ABD ile ilişkilerimiz başından beri genellikle aynı çizgide sürdü. Söz gelimi Kore’ye ABD istediği için asker gönderdik. Bunun mükâfatı(!) olarak NATO üyesi olduk. Ancak, bu üyelikten ne kazandığımızı düşünmek ve sorgulamak durumundayız. NATO’ya girişimizin gerekçesi olarak komünizmin yayılmacılığından bizi koruyacağı ileri sürüldü. Korumak için yapılan bir şey yok. Sadece caydırıcı güç olduğu söylenebilir. Ama aradan zaman geçti, Sovyetler Birliği dağıldı, komünizm iflas etti gitti, NATO hâlâ varlığını koruyor ve bizim de üyeliğimiz sürüyor. Peki, NATO şimdi kimi kime karşı koruyor? Bir başka ifadeyle Varşova Paktı’na alternatif olarak kurulan NATO, Varşova Paktı dağıldığına göre niçin varlığını sürdürüyor?

Daha pek çok soru sıralamak mümkün. Ancak, şu anda NATO’da tek belirleyici güç ABD olduğuna göre ve bu ülkede eşkıyalığa soyunmuş olduğuna göre o zaman ABD ile doğrudan ya da NATO aracılığı ile birlikte yürümenin zarardan başka faydası olmadığı ortada.

Meseleye Türkiye-ABD ilişkileri açısından baktığımızda da ortaya çıkan manzara rahatsız edici. Çünkü Türkiye her türlü sömürüye karşı olan ve bunu her platformda açıklayan bir ülke olduğuna göre, ülkelerde darbeler yoluyla yönetim değiştirmeyi kendisinde hak olarak gören bir ABD ile yan yana yürümenin anlamı kalmıyor. Bunun ötesinde İhvan hareketini darbeci Sisi istediği için terör örgütü olarak nitelendiren ABD ile nasıl olacak da birlikte fotoğraf verilecek. Bu da yetmiyor, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye sınırına paralel olarak kendi kontrolünde teröristlere kullanabilecekleri alan oluşturmaya çalışan, bunu da askeri garnizon olarak ilan eden bir ABD ile bırakın dostluğu birliktelik bile bize zarar veremez mi? Vermiyor mu?

Böylesine kendisini kimlerin yönetmesi gerektiğine bile karar vermeyen bir dünyada insanlığın huzur ve güven içinde olması mümkün olabilir mi? Çare, dünyada adil düzenin hâkim olmasıdır.