Son yıllarda ülkemizde batıl bir gelenek başladı. Gelenek derken sözün gelişi gelenek diyorum. Yoksa gelenekle uzaktan yakından ilgisi yok. Nedir bu batıl olay? Şu; sokak iftarı! Belediyeler tarafından düzenleniyor. Mahalle sokaklarından birine masalar diziliyor, sandalyeler konuyor. Sokak kapatılıyor. İftara bir saat kala halk sokak iftarlarında yerlerini alıyor. Yarım saat kala belediye başkanı geliyor. Politik bir figür olarak belediye başkanı yuvarlak ve muğlâk cümlelerle başlıyor konuşmaya; ülkemizde birlik beraberlik falan filan iftar iyidir, güzel yemeklerimiz var feşmekân, bakın ben de buradayım bu yemekler belediyemizden geliyor, belediyemiz çok iyi, partimiz mükemmel, siz halksınız bize oy vereceksiniz, memleket elden gidiyor hadi afiyet olsun. Belediye başkanlarının sokak iftarlarındaki konuşmasını konuştuğu mikrofondan başka dinleyen yok. Dahası belediye başkanlarının konuşmasının altı üstü de yok zaten. Bazı belediyeler meydanlarda düzenliyor sokak iftarını. Belediye başkanı bütün dinlerin temsilcileri var iftarımızda diyor. Dini İslam olmayan bir insanın iftarda ne işi olabilir. İftarda ayin mi yapılacaktır! Hadi orucumuzu açalım kutsal şarapla! İftardan sonra vaftiz yapalım! Oynayalım zıplayalım yaşasın sokaklar!

Sokak iftarı yozlaşması ne zamana kadar sürecek böyle! İftar yapmak Müslümanlara has bir güzelliktir. Bilindiği gibi farz olan oruç ibadetinin rükünlerindendir iftar. Dini İslam olmayan hiçbir insan iftar yapamaz. Kısacası iftar hem kelime hem de içerik olarak Müslümanlara aittir. Peki, sokak iftarı kime ait? Sokak iftarı Müslüman Türk geleneğinde var mı?

Biz Müslümanlarda birlikte yemek yeme davetle başlar. Ki davet demek zaten bir misafir bir de ev sahibi var demektir. Müslüman Türk kültüründe iftar davetlerinde bir “buyur eden” veya “davet eden” bir de “icabet eden” veya “teşrif eden” vardır. Ev sahibi “davet eden” misafir ise “icabet eden”dir. Yani iki temel taraf var. Müslüman Türk kültüründe iftara davet edilen insanlar, davet edilen yere/eve geldiğinde misafirdir. Misafir en güzel bir şekilde ağırlanır. Misafirin rahat etmesi için gereken her ihtimam incelikle gösterilir. Müslüman Türk evlerinde yemek ayakkabısız yenir. Yani ayakkabıyla yemeğe oturulmaz. Oturmaya engel sağlık sorunu yoksa yer safrasına oturularak yemek yenir. Tabi besmelesiz duasız yemeğe başlanmaz. Misafir sofradan kalkmadan ev sahibi karnı doymuş olsa dahi yemeğin başından kalkmaz. Hatta ev sahibi hızlı yemek yiyen biri ise misafirinin yeme temposunu gözeterek yavaşlar ve misafir sofradan kalkmadan ev sahibi sofradan kalkmaz. Ev sahibi gereken her hizmeti olması gerektiği gibi ama misafirin gözüne sokmadan nazik bir şekilde yapar. Misafir, ev sahibinin başının tacıdır. Misafirin, ev sahibinin başının üstünde yeri vardır. Pekiii…

Sokak iftarlarında ev sahibi var mı? Yok. Sokak iftarlarında misafir var mı? O da yok. Hemen atlayıp ev sahibi belediye misafir de halk demeyin. Ev sahibi ve misafir birbirini ya şahsen tanıyorlardır veya da o iftar şahsen tanışacaklardır. Belediye başkanı halktan kimseyi şahsen tanımıyor. Halk da belediye başkanını. Davet eden ev sahibi yok, davet edilen misafir de yok. Peki, ne var. Politik figür olarak kendini göstermek isteyen belediye başkanı var. İçinden kimsenin şahsen davet edilmediği halk var. Yemek verenler ‘çıkar için’ veriyor. Yemeğe gelenler ise davetsiz misafirler olarak ne için geldiklerini bile bilmiyorlar. Tanışıp kaynaşma diye bir şey yok. Samimiyet yok. Çıkar için iftar verildiğinden dolayı sokak iftarlarında din ve dinden sadır olan kültür de yok. Oysa Müslüman Türk kültürü batıl içtenliksiz davranışlardan değil sahih samimi davranışlardan meydana gelmiştir. Müslümanların bir kimliği var.

Sokak iftarları, kilisede bismillah çekip mum yakmaya benziyor!