Biz hikayelerin peşindeydik, siz gerçeğin gölgesinde. Hikayelerin kıvrımında kalem oynatmak zordu ama bir hikayenin kahramanı olmak daha bir zordu. Gerçeklik, zora soktuğu tüm yaşamakları gölgesinde biriktiriyordu. Ona bakıp, umursamazca hikayeler geliştiriyorduk. Gelişen hikayeler bizi umursamıyordu. Gerçeğin tam ortasında yaşamaktan nasiplenenler ne gerçeği ne de hikayeleri umursuyordu. Bir tuhaf aymazlık idiyse onlarınkisi; bizimki hayretle bakabilmekten kaynaklanan yarı bilgiçlik, yarı elden bir şey gelmeyince düştüğümüz esefti. Döngü, sözü dilimizin ucuna kadar getirip yutkunmak ve sonra yine nefes alıp vermeye devam etmek gibiydi. Çünkü gerek dilsel, gerek görsel zeminde içinden çıkılamaz, vıcık vıcık bir kıstırılmışlık hissi yaşayanların gerçeğine galebe çalıyordu. Nihayet hikayelerden başka lüksümüz yoktu. Onu yazıyor, yaşıyorduk.

Minibüs irisi, otobüs yarısı bir toplu taşıma aracındaydık. Batı cenahına doğru taşmakta olan şehrin, ikiyüz metre kadarcık üç beş tane kalmış kumsallarından birine gidiyorduk. Evet, koca şehrin bir yakasında sadece dört tane vardı bilebildiğimiz. Geri kalan tüm kıyılara ya taş doldurulmuş, ya beton dökülmüş, yahut da kamusal alan olmaktan çıkarılıp kişiye hasredilmişti. Denize dokunulabilecek alan olarak sadece dört tane ikiyüz metre kadar, belki daha az alan vardı. Ve biz onlardan birine doğru, bir yolcu otobüsünde yol tepiyorduk. Tepiyorduk, çünkü ayaktaydık. Oturan ağabeylerden biri, metrobüsün son durağında otobüse dahil olan bir arkadaşına rastlayınca zihnimiz şenlendi. ‘Buraya kadar metrobüsle mi geldin’ sorusuna olumlu yanıt alınca, ‘ben de öyle yapmayı düşünmüştüm ama salon girişinde dağıttıkları kartı göstermeyi düşündüm, sonra vazgeçtim, akbil basmak da çok pahalı yav’ diye söylüyordu. Yıpranmış, yaralanmış, kimi tırnakları çekiç darbesi almış ellerini görüyorduk. O ne emektar ellerini, ne başkalarının emeğini, ne topyekun insanların emeklerinin karşılığını görüyordu.

Anlayabildiğimiz kadarıyla hikaye şöyleydi: Bu iki abimiz eşeğin usulcacık can verdiği yer olarak nitelendirilebilecek bir uzaklıktan iktidar partisinin il kongresine katılmak üzere kendileri için yegane mübarek sayılabilecek zaman dilimi olan tatil gününde kongrenin yapıldığı spor salonuna getirilmişti. Bu getirilmek işinde ne kadar gönüllü davrandılar, ne denli gönülsüzce geldiler bilemezdik. Ancak bilebildiğimiz bir şekilde oradan ayrılmak iktiza ettiğinde, evlerine dönecek ücretin muhasebesini yapmakta olduklarıydı. Bu bir tasarruf kaygısı da değildi üstelik, yokluktu. O yokluğun kimlerin eliyle geliştirildiğini bilmeden tam da onları dinlemeye götürülmüş, geri bırakılmayınca da mağdur olmuşlardı. Belki mağduriyetin de farkında değillerdi ama metrobüse binmek için salona girmekte kullandıkları kartları göstermeyi düşünmek doğrusu güzel taktik olsa gerekti. Böylece salt yandaşların yararlanabildiği bir ulaşım ve uzlaşım ağı geliştirilmiş olurdu. Gayrısı nasıl ücrete tabi tutulursa tutulsun, kimin umurundaydı.

Bir yandan istikrar sürmekte, memleket büyümekteydi. Enine mi boyuna mı büyüdüğü çok da mühim değildi. Kendilerine çığlık atmak suretiyle eşlik edecek kitleyi yakaladıktan sonra köprünün ücretini, otoyolun bedelini, kaç milyon insanın kullanmak zorunda kaldığı toplu taşımanın karını, zararını ve dahi kalitesini kimse düşünmezdi. İnsanlar topyekun araçlarla getirilir, toplantı yapılacak salonun önüne yıkılır, zamansız ayrılmak isteyen geri yerine bırakılmaz, evine dönecek çareleri kendisi aramış olurdu. Bunda gölgesinden ayrıldıklarında sıcaklığını duyumsadıkları ama asla hakkaniyetle farkına varamadıkları gerçeğin suçu neydi? Madem Lenin deyişiyle ‘kitlelerin gücü organizasyon’ idi, o halde organizasyonun en kralı yapılır, insanlar gücün bir göstergesi olarak bir araya getirilirdi. Böylece birlik, beraberlik gerçekleşmiş olur; bozmak isteyenler lanetlenir, tehdit edilirdi. Üstelik kimsenin birlik beraberliğe yönelik bir kastı da bulunmaz, sadece organizasyonlarına dahil olmayanlar düşman ilan edilirdi.

Hallerine bakıp, gülüp, geçmek yerine ‘abi gel, burası daha serin’ demek istedik. Nihayet Konstantin Kavafis’in Kent şiirinde geçtiği gibi gidilecek bir başka kent yoktu:

…” Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,

Yıktın onu işte, yok ettin tüm yeryüzünde.” diye söylüyordu Kavafis. Hikayelerin peşindeydik, siz gerçeğin tam göbeğinde. Gerçeklik halinize bakıp hoplattıkça göbeğini, halaya durduk sanıyordunuz. Sallandıkça yüzünüze değen esintiyi istikrar zannediyor, bir başka serinliği kuru bir inatla reddediyordunuz. İcabında sırf çaresizliği kanıksatmak, bir şey yapılamayacağını sizlere göstermek adına zalime değil zulme lanet diye mitingler yapılıyor, çaresizliğiniz kaderiniz olarak belletiliyordu. Bir başka hikayenin kahramanı olmanız pekala mümkün. Söyledik, söyledik de tüy bitti dilimizde; sömürüyü, sömürenleri, hayatının sömürüye yatkın taraflarını #değiştir.