Türkiye’de son birkaç yıldır sokağın gündeminde başköşeye yerleşen ekonomik kriz ve hayat pahalılığı konusunda kısa vadede çözüm emaresinin olmayışı ekonomiye yönelik umutları tüketiyor.
Bunun siyasete, özellikle seçim sonuçlarına, beklenen düzeyde etkiyi yapmaması şaşılacak bir durum değil. Zira seçmene güven duygusu telkin edecek siyasi alternatifin ortaya çıkmayışı, eldeki/daldaki kuş misali, korumacı/istikrarcı seçmen eğilimlerini tetikliyor.
Ekonomik krizin yanına bir de alternatifsiz siyaset krizi eklendiğinde, her ne kadar bazılarının aklına siyaset dışı çözüm arayışları gelse de, seçmenler buna prim vermeyerek adeta siyasete aktifleşmesi için tazyik mesajları gönderiyor.
Kimi partilerin ciddi bir vaat ya da söyleme sahip olmadığı halde son iki seçimdir beklenmedik oylar alabilmesi seçmenin bu partiler üzerinden diğerlerine “sen de yapabilirsin” mesajı olarak okunabilir.
Çok partili yaşama geçildiğinden bu yana Türkiye’de ortaya çıkan siyasi tecrübeyle okuduğumuzda seçmenin partilere verdiği değişim mesajlarının tarihsel süreçte siyasetin formatlandığı dönemlerle örtüştüğünü söylemek mümkündür.
Demokrat Parti’nin öne çıkışı, 1960 darbesinden sonra CHP-AP arasında Türkiye’nin ilk koalisyonunun kurulması, 1980 darbesinden sonra Anavatan’ın tek başına iktidara gelmesi, 28 Şubat darbesi sonrası Adalet ve Kalkınma Partisi’ne yoğun destek verilmesi buna örnek olarak verilebilir.
Bu noktada seçmen eğilimlerinin gerçekçi ve belirleyici olmayıp algı yönetimi ve manipülasyon ile yönlendirilmesi durumu ile ilgili şerhimizi elbette belirteceğiz. Ama bunun diğer etmenleri göz ardı etmemize neden olmaması da gerekmektedir.
Belirtilen tarihler modern ya da post-modern balans ayarlarıyla siyasetin dizayn edildiği, aktör değişimlerinin yaşandığı tarihlerdir. Yakın tarihte örneğin Genç Parti bilerek ya da bilmeyerek post-modern balans ayarının en güzel numunesi olarak tarihe geçmiştir. Kendisi barajı geçemeyen ama aldığı oy ile birçok partiyi baraj altında bırakan Genç Parti’nin varlığı, 2002’de AK Parti’ye nispeten düşük oy almasına rağmen (%34) tarihinin en fazla sandalye sayısına ulaşma imkânı sunmuştur.
Bugün siyaset koridorlarında fısıltıdan çok daha ötede açıkça siyasetin bir kez daha formatlanacağı yönünde beklentilerin varlığı biliniyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın bir kez daha aday olmayacak oluşunun gerek iktidar gerekse muhalefet cephelerinde ince hesapların yapılmasına zemin hazırlaması, dolayısıyla siyasette olası aktör değişimlerinin yaşanması olağan bir durumdur. Bu noktada Türkiye’de tıkanma emareleri gösteren siyasetin sistem sorununa/ihtiyacına dikkat çekmekte yarar bulunmaktadır.
Birbiriyle ilişkili birimlerin meydana getirmesi anlamında sistem kavramı, parçalardan oluşan bütüne işaret eder. İnsan tarafından tasarlanmasından ötürü yapay olarak da tanımlanan sistem, ilahi olan doğal sistemin aksine mükemmel değil kusurludur. Bu nedenle devamlı takibe ve yenilenmeye ihtiyaç duyar.
Kendisi de yaratılış basamağından mürekkep sistemin bir parçası olan insan akıl ve irade nimetinden istifade ederek sosyal, siyasal, iktisadi, kültürel alt sistemler kurar. Kurduğu sistemler de kendi içinde alt ve üst sistemler oluşturur. Günümüzde siyasi partiler insanların kurduğu siyasal sistemin bir alt sistemi olarak varlığını sürdürmektedir.
Siyasi partilerin bir yandan siyasal sistemin ihyası için katkı sunması diğer yandan da kendi bünyesinde sağlam bir sistem kurması zarureti vardır. Siyasi partilerin bunu başarabilmesi için ise bazı hususlara riayet etmesi gerekir.
Bu anlamda siyasi partilerin, bünyesinde teşhis ve tedaviyi barındıran bir alternatif sistem teklifine ihtiyacı vardır. 1990’lı yılların başında Millî Görüş’ün Adil Düzen teklifi bunun örneği olarak düşünülebilir. Elbette eksiklikleri olabilir, hatta belki de insanların çoğu Adil Düzen’in ne içerdiğini dahi anlamamış ya da öğrenememiş olabilir, ancak Adil Düzen teklifi bir alternatifin var olabileceğini göstermesi bakımından dahi o dönemde dikkatleri çekmeyi başarmıştı. Dolayısıyla siyasi partiler siyasal sisteme alternatif teklifler sunarak sistemin aktifleşmesine ve dönüşümüne katkı sunmaktadır.
Yine bir diğer önemli husus; siyasi partilerin geniş toplumsal kesimlere ulaşmak gayesiyle teşkilatlanma zeminini çeşitlendirmesidir. Diğer bir ifadeyle partiler kendi alt sistemlerini doğru bir şekilde kurgulamalıdır. Öz fikriyatını daha geniş bir alana ulaştırmak beklenen düzeyde oya tahvil edilemese dahi siyasi partilerin meşruiyet ve süreklilik kazanmasına imkan sunacaktır.
Bugün Türkiye’de siyasetin yaşadığı tıkanıklık ve tükenmişliğin, eskilerin deyimiyle kahtı rical sorunun temelinde sisteme alternatif teklif üreten ve bunu geniş kesimlere anlatmaya yönelen bir siyasal zeminin bulunmayışı yatmaktadır.
Sistem teorilerinin buna yönelik çözümü negatif entropi diye bilinen şok edici yöntemlerdir. Mevcut yöneticileri ya da politikaları değiştirmek, eğitim seferberliği başlatmak vs. gibi çözümler zamanın şartlarına göre tercih edilmektedir. Tercih ne olursa olsun aslolan yapının mevcudiyetinin ve etkisinin kendi özgünlüğüyle sürekli hale gelmesidir.