Medyanın temel işlevi, hayatın içinden süzülen gerçekleri hakkaniyet ile doğru bir dille ele alıp okuyucularına ve izleyicilerine aktarmaktır. Medyanın damarlarında muhalefet olmak zorundadır. Zira kanında muhalefet dolaşmayan medya, iktidarların borazanı olmak, yamandığı yerlerin sesi soluğu olarak “sahibinin sesi” gibi bir fonksiyona dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Türkiye, çok çetin bir medya algısının üzerimize abandığı bir süreçten geçiyor. Bir yanda iktidarın her yaptığına eyvallah çeken, her dediğini ballandıra ballandıra ve zihinlerimizi dönüştürmek için çabalayan bir medya anlayışı, bir yanda ise bu kaos ortamında sesi soluğu kısılmak ve muhalefet damarları kesilmek için çabalanan bir medya anlayışı karşımızda duruyor.

Maalesef, Türkiye’yi 18 yıldır tek başına yöneten iktidarın borazanı olmayı içine sindiren medya anlayışının bizleri götürdüğü uçurum, her geçen gün derinleşiyor. İnsanlarımız arasında bu anlayışı besleyen ötekileştirmeler ortaya çıkıyor. İktidarı biat derecesinde destekleyenler, yapılan yanlışları, gidilen uçurumu bile görmezden geliyorlar. Hiçbir eleştiriyi kabul etmiyorlar. Burunlarından kıl aldırmadıkları gibi muhalif insanları da farklı boyutlarda suçlamalarla sindirmeye çalışıyorlar.

Oysa birkaç yıl önce Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen sistem ile Türkiye’nin uçacağı, göklere çıkacağı, Avrupa ülkelerinin bile bizlere gıpta ile bakacağı bir referandum süreci geçirmiştik. Bu sistemin Türkiye’yi dünyada çok iyi noktalara getireceği, kişi başı milli gelirimizin tavan yapacağı, zenginliğimizin artacağı şeklinde argümanlar karşımıza konulmuştu. Bu kafaya göre parlamenter sistem Türkiye’nin iyi idare edilememesinin önündeki en büyük engeldi. Kararların çabuk alınmasını engelliyor, her konuda önümüzü tıkıyordu. Aradan geçen kısa bir süre sonra, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin hiçbir derde deva olmadığı, tek adamlık ve otoriterliği besleyerek Türkiye’de çok daha büyük açmazları ortaya koyduğu görüldü. İstişarenin tamamen rafa kaldırıldığı ve her konuda tek adamın karar alarak icraata dönüştürdüğü bu sistem, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin işlevini de bir nevi ortadan kaldırmış oldu.

Ne yazık ki, karşımızda böylesine acı ve sancılı bir tablo varken, Türkiye’nin yaşadığı açmazları ve çıkmazları gündeme getirmesi, halkımızı bilgilendirmesi, sistem sorgulaması yaparak her şeyi tüm argümanlarıyla ortaya koyması gereken medyamız da, yaşadığımız çarpıklıklara çanak tutmaya devam ediyor.

Ben yaptım oldu” zihniyetinin hâkim olduğu bu süreç, maalesef Türkiye’nin ileri demokrasisinin önündeki en büyük engel olarak durmaktadır.

Ortak akıl, ortak karar, ortak yönetimin rafa kaldırıldığı bu sistem, maalesef her konuda elimizi kolumuzu bağlayan bir cendere ve pranga olarak bizi her daim yapılan yanlışlara da eyvallah çekmeye yönelik bir biate zorluyor.

Ne hazindir ki, ülkeyi tek başına idare eden, her dediğini yaptıran, kendisini her şeyin üstünde gören zihniyet, kendisini tekrar tekrar işbaşına getirecek bir seçim sistemini de yapıp yürürlüğe koyabilmek için harıl harıl çalışıyor. İstiyorlar ki, hepsi bizim olsun… İstiyorlar ki, hiç kimse, bizim iktidarımıza yan gözle bile bakamasın… 12 Eylül darbesinin mirası olan yüzde 10 barajının kaldırılması ve ülkenin demokratikleşmesi için çaba göstereceklerine, “Daraltılmış bölge, sıkıştırılmış bilmem ne” gibi acayip garaip sistemler üzerinde çalışıp, iktidarlarını tahkim etmek için bin dereden su getiriyorlar.

Ne diyelim: “Hiçbir bir makam, hiçbir mevki sonsuz değildir! Ve yaptığınız hiçbir şey elbette yanınıza kâr kalmayacaktır.”