Başbakan Erdoğan ın Şanghay Beşlisi tartışmalarıyla bir

kez daha gündemin en üst noktalarına taşınan Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)

sürecinde Türkiye ve İttifak adına önemli bir aşama daha kaydedildi.

Türkiye ye ŞİÖ de Diyalog Ortaklığı statüsü veren memorandum 27 Nisan da

Almatı da imzalandı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, söz konusu mutabakat belgesini

hem bir ortak kader beyanı hem de Türkiye ile örgütün el ele ve omuz omuza

yürüyeceği uzun bir yolun başlangıcı olarak nitelendiriyor.

Hatırlanacağı üzere Nisan 2011 de diyalog ortaklığı için

başvuru yapan Türkiye ye 6-7 Haziran 2012 tarihleri arasında Pekin de

gerçekleştirilen ŞİÖ Devlet Başkanları Zirvesi nde, Rusya nın da teşvikiyle,

Diyalog Ortaklığı statüsü veren karar oybirliğiyle kabul edilmiş ve bu husus

Dışişleri Bakanlığı sitesinde; ŞİÖ Diyalog Ortağı Statümüz, çok boyutlu dış

politikamızın güçlendirilmesine; ayrıca, örgüt içindeki gelişmelerin

izlenmesine ve bölgesel işbirliğini ilgilendiren konularda görüşlerimizin üye

ülkelere aktarılmasına imkan verecektir. şeklinde duyurulmuştu.

Dolayısıyla, ŞİÖ ile yeni bir başlangıcı anlamına gelen

memorandum, her ne kadar Türkiye ye 3. sınıf bir üyelik getirmiş olsa da, NATO

üyesi bir ülkenin ŞİÖ tarihinde bir ilk olması, güç merkezinin ve küresel

dengenin Batı dan Doğu ya doğru kaymaya başladığı bir süreçte oldukça büyük bir

anlam ifade ediyor; özellikle de, Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği

itibarıyla...

Nitekim, memorandumun Başbakan Erdoğan ın Washington

ziyareti öncesi imzalanmış olması bu yönüyle oldukça manidar; en azından,

ABD nin Türkiye üzerindeki baskılarının kontrolsüz bir şekilde artma

eğilimine bir cevap veriliyor olması boyutuyla. Bir diğer ifadeyle Ankara,

Suriye krizinde yaşanan bir takım gelişmeler ve ufuktaki Irak, İran krizleri

nedeniyle ABD nin ikili ilişkilere yönelik tek taraflı balans ayarı çekme

girişimlerine karşı elim boş değil diyor. En azından temennilerimiz ve şekil

şartları bize bunu söylüyor. Ne de olsa bu girişim Türkiye açısından bir ilk

değil!

Adım adım, sondan başa doğru gitmek gerekirse...

Türk-Amerikan ilişkilerinin dip yaptığı bir dönemde (Mart 2003-Kasım2007),

Şubat 2005 te Çin e bir ziyaret gerçekleştiren Dışişleri Bakanı Gül, ŞİÖ

üyeliğini ilk defa Başbakan Jiabao yla yaptığı görüşmede paylaşmıştı.

Türkiye açısından oldukça radikal kabul edilebilecek bu

görüş paylaşımı nın gerçekleştiği 2005, aynı zamanda ŞİÖ nün ABD karşıtı ilk

büyük adımını attığı ve Orta Asya daki askeri varlığına son verme çağrısı

yaptığı bir yıl olmuştu. Nitekim ABD bu karar üzerine Özbekistan daki K-2

üssünü boşaltmış ve bu ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı.

Dolayısıyla, Türkiye nin bu karşı hamlesi Batı

başkentlerinde, özellikle de Washington da daha anlamlı ve önemli bir hale

gelmişti. Zira 2005 i takip eden iki yıl içerisindeki gelişmeler, özellikle de

İsrail in Lübnan da yaşadığı hezimet ile Irak ta ABD nin iyice batağa gömülmesi

ve Putin in Ağustos 2007 deki Bişkek Zirvesi nde Tek kutuplu dünya kabul

edilemez açıklaması, Batı cephesinde Türkiye ile ilişkilerin revizyonunu

kaçınılmaz kılmaktaydı.

Nitekim Putin in bu konuşmasından bir kaç ay sonra, Kasım

2007 de Erdoğan-Bush zirvesinde Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönemin

başlatılma kararı alındı. Fakat görüldüğü kadarıyla bu olumlu hava, Kuzey

Suriye krizi ve Türkiye nin Arap Baharı sürecinde dışlanmaya başlanmasıyla

birlikte yerini tekrar farklı bir sürece bırakmaya başlamış durumda.

Şimdi bu hususa ABD nasıl bir tepki verir, açıkçası merak

konusu. Çünkü bırakın ŞİÖ yü, Türkiye, Rusya ve İran arasında ortak bir

arayıştan bile rahatsız olan bir ABD gerçeği söz konusu. Nasıl mı İki örnek

verelim.

İlk örnek, 2002 yılı Mart ayına ait. Harp Akademileri

Komutanlığı nca düzenlenen Türkiye nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl

Oluşturulur konulu sempozyumda dönemin MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer

Kılınç, Türkiye nin, AB den en ufak bir yardım görmediğini belirterek

(ilginçtir, o dönemde de doğrudan ABD denilmiyor), Türkiye nin, Rusya ve

İran ı da içine alacak şekilde bir arayışın içinde olmasında fayda buluyorum

demekteydi.

Bu öneriye, her ne kadar temkinli yaklaşılsa da,

(örneğin, CHP lideri Ecevit Böyle bir arayışta değiliz derken, DYP lideri

Tansu Çiller Türkiye yapay bir sorunla karşı karşıya bıraktırılıyor diye

konuşuyordu. ANAP İstanbul Milletvekili Akarcalı ise, Sayın Genel Sekreterin

şahsi görüşleri olduğuna göre hiçbir şekilde bir kurumun politikasını

yansıtmıyor cümlesini kurarken, MHP Grup Başkanvekili Şandır Paşa nın

sözlerine cevap verecek değilim ama AB, Türkiye nin devlet politikasıdır yorumunu

yapıyordu. Tek açık destek ise Saadet Partisi nden geliyordu. Saadet Partisi

Grup Başkanvekili Temel Karamollaoğlu, Paşa nın yaklaşımı çok isabetli bir

yaklaşım. Körü körüne AB üyeliği olmaz diyordu) sonuç, mevcut hükümetin

iktidardan düşüşü ve Türkiye de yeni bir dönemin başlangıcı olarak tecelli

etmişti.

Bir diğer örnek ise, DP nin son yıllarında SSCB

dengesinin gündeme getirilmesi ve bu kapsamda Başbakan Menderes in Moskova

ziyareti idi. Haziran 1960 da gerçekleşmesi planlanan ziyaret 27 Mayıs a takılmış

ve Moskova Açılım ı Menderes i darağacına yollamıştı...

Muhtemelen bu örnekler mevcut siyasi irade tarafından da

biliniyor ve göz önünde bulunduruluyor. O zaman karşımızda farklı bir oyun söz

konusu. Bir diğer yazımızda bu hususu ele almaya çalışacağız.