Önce iki anı: 2003 yılında İstanbul Fatih te bir durakta

otobüs bekliyorum. Durakta yirmi-yirmibeş yaşlarında bir genç de otobüs

bekliyor. Baktım gencin elinde Kırklar dergisi var. Kırklar dergisinin o

sayısında arka kapakta benim Herkese Günaydın isimli şiirim yayımlanmıştı.

Gence bir müddet baktıktan sonra yanına yaklaştım, Bu dergiyi okuyor musunuz,

takip ediyor musunuz dedim. Genç, Evet okuyorum, takip ediyorum. Her

sayısını mutlaka alıyorum dedi. Böyle söyleyince ben ikinci sorumu sordum,

Derginin hangi şiirini beğendiniz Bu dergiden hangi şair ya da şairleri

seviyorsunuz dedim. Genç, Bu sayıda Cafer Keklikçi nin Herkese Günaydın

şiirini çok beğendim, çok iyi bir şiir, Keklikçi yi takip ediyorum, diğer

dergilerde de şiirlerini okuyorum, iyi bir şair hatta bu dergiyi çoğunlukla

onun şiirini okumak için alıyorum dedi. Başka hangi isimlerin şiirini

beğendiğini sordum birkaç isim daha söyledi, bu arada otobüs geldi bindik

Gence benim Cafer Keklikçi olduğumu söylemedim. Ki o zamanlar henüz yayımlanmış

bir kitabım ve gazetelerde benimle yapılmış bir söyleşi olmadığı için sima

olarak beni tanımasının da mümkünü yok. Kendimi tanıtmadım.

İlk şiir kitabım Tanınma Korkusu 2004 yılında

yayımlandığında Zaman gazetesinde benimle söyleşi yapılmıştı. Söyleşi gazetede

yayımlandıktan bir gün sonraydı. Bir telefon bayisine kontör almak için

gittiğimde tezgâhtaki kadın, Aa ben sizi tanıyorum dedi. Kadına bir müddet

baktıktan sonra, hani olur da bir yerden tanışıyoruz diye, Kusura bakmayın

sizi çıkaramadım dedim. Kadın, Hayır siz beni tanımazsınız ben sizi

tanıyorum. Dün Zaman gazetesinde resminiz vardı, Tanınma Korkusu isminde şiir

kitabınız var, siz bir şairsiniz, ondan tanıyorum dedi. Hiç ciddiyetimi

bozmadan, kadına, Benzetiyorsunuz hanımefendi ben o söylediğiniz kişi değilim,

benim şiirle ya da gazeteyle hiç işim olmaz, yanılıyorsunuz dedim. Kadın ısrarla,

Hayır siz Cafer Keklikçi siniz dedi ve tezgâhın altından gazeteyi çıkardı ki

ben kontörü aldığım için oradan hızla uzaklaştım.

Bu iki anıyı niçin anlattım Şiirin merkezi gönüllerdir.

Bir şiir bir gönle girmişse o şiir gerekli yere ulaşmış demektir. Bence en

önemli makam insanların gönlüdür. Gönüllerde yaşamayan herhangi bir edebiyat

veriminin kıymeti yoktur. Gönüllere girmiş bir verimi kimse küçümseyemez. Bir

şiir bir gönle girmişse onu oradan bırakın başka bir insanı şiiri yazan şair

bile çıkaramaz. O yüzden makam sahibi insanların gözüne girmektense makamsız

insanların gönlüne girmek daha önemli, daha güzeldir. Benim gönülden başka

hiçbir makama saygım yoktur. İnsan torpille bir makam edinebilir ama torpille

bir gönle giremez. Benim sevmediğim bir verimi kimse bana sevdiremez. Benim

sevdiğim bir verimi de kimse benden soğutamaz. Bir şiiri sevdiysem o şiiri

sevmememi bırakın başka insanları şiirin şairi bile sağlayamaz. Şairine rağmen

sevdiğim şiir vardır benim.

Geçtiğimiz Şubat ayında Şiiri Gebertenler başlıklı bir

yazım yayımlandı. Söz konusu yazımdan sonra edebiyat dünyasından bazı

arkadaşlar ve bazı kimselerin yazdığı yazılarda o yazıda adı geçen isimleri

kötülediğimi düşünüp kendi hesaplarına sevindiklerini gördüm. Oysa ben o

yazımda hiçbir ismi kötülemedim. Bir eleştiri yazısıydı yazı. Merkez dergilerde

yayımlanmış birkaç yazı ve Mustafa Kutlu nun iki yazısından sonra yazmıştım.

Sevinçleri boşuna. Çünkü ben Mustafa Kutlu yu 2002 yılından beri şahsen

tanıyorum, 2002 den 2011 yılına kadar her hafta cuma günleri ziyaretine

gitmişliğim vardır, kitaplarıyla tanışmam ise daha eskilere, doksanlı yıllara

dayanır. Hatta ilk defa kitabını okuduğumda, Cumhuriyet döneminin ilk

yıllarında yaşamış ölmüş bir hikâyeci sanmıştım. Bütün kitaplarını okudum. Üstelik

üç ayrı kitabı üzerine de müstakil yazılar yazmışlığım var. Mustafa Kutlu ile

ilgili hatıralarımı yazsam kocaman bir kitap olur. Ki yazıyorum zaten. Mustafa

Kutlu için önemli mi, değil. Belki sorsanız beni hatırlamaz bile. Bu anlamda

bir yazarın bana nasıl baktığından ziyade benim o yazara nasıl baktığımla

ilgileniyorum ben. Mustafa Kutlu Türk hikâyesinin günümüzde yaşayan büyük

ustalarındandır. Dergâh dergisini çıkarıyor. Dergâh dergisi 1990 dan beri üç

kuşağın okulu olmuştur. Benim bu güne kadar en çok Dergâh dergisinde şiirim

yayımlandı. Dergâh a ilk şiir gönderdiğimde -ki şahsen tanışmıyorduk o zaman-

Mustafa Kutlu dan bir mektup almıştım. Mektubun tarihi 5 Ocak 2001. Mektupta

aynen şu ifadeler var; Bir şaire bir yazara kimse akıl veremez, yol gösteremez.

Her sanatçı kendi ipini kendi çeker. Evet, benim şiir konusundaki anlayışımın

temelleri böyle oluştu; bu yüzden ben kimseden akıl almadım, hiçbir şairin

yazarın tavsiyesine bilfiil uymadım. Kendi yolumu kendim belirledim.

Öte yandan Mehmet Akif ve Necip Fazıl ın bütün eserleri

var bende. Sezai Karakoç, İsmet Özel ve Hilmi Yavuz un da. Mehmet Akif ve Necip

Fazıl büyük şairdir. Günümüzde yaşayan şairler olarak Sezai Karakoç, Hilmi

Yavuz ve İsmet Özel de. Bu isimleri hiç kimse yadsıyamaz. Yahya Kemal son büyük

şair benim demiştir ama bakın İsmet Özel e büyük şair deniliyor ama son büyük

şair denilemez. Karşı çıktığım nokta son meselesidir. Nasıl ki Yahya Kemal son

büyük şair değilse günümüzde yaşayan Sezai Karakoç, Hilmi Yavuz ve İsmet Özel

de son büyük şair değildir. Bu şairlerden sonra büyük şair gelmiştir. Örneğin

Haydar Ergülen de büyük şairdir. Ve gelmeye devam edecektir.

Yine bazı kimselerin takım tutar gibi şair yazar tutması

bana komik geliyor. Dün üstat diye göklere çıkardıkları isimlere bugün hakaret

ediyorlar. Ya da tersi dün hakaret ettiklerine bugün üstat diyorlar. Kişisel

ilişkilere göre şair yazar tutuyorlar. Ben Sezai Karakoç ve İsmet Özel le

şahsen tanıştım ama Hilmi Yavuz la şahsen tanışmıyorum. Yavuz la tanışmıyorum

diye şiirinin Türk şiirindeki yerini inkâr edecek değilim. Üç şair de benim

için kıymetli, büyük şairdir.

Karacaoğlan ve Yunus Emre ye kimse yaşarken büyük şair

dememiştir ama iki şairden büyük şair var mı Türk şiirinde ve Türk milletinin

gönlünde