Bir şiirimde hayatı derinlemesine anlatmak için “insan sinemaya gitmek için gelir dünyaya” diye bir dizeye tutunmuştum.

İnsanın kendi yazdığı dizeye tutunması belki şaşılacak bir şey.

Hem şair “yoruyor insanı başkasının şarkısı” dememiş miydi?

Ne varsa insanın kendine söylediği kendi şarkısında var.

Evet, insan belki sinemaya gitmek için gelir dünyaya, fakat aradığı kendi şarkısıdır orada.

Müzik, içini unutan insana içini hatırlatır. İçimiz o kadar derin ve o denli kalabalık ki, bidayette hayatı ritme zorlayan o tını gürültü patırtı içerisinde neredeyse kaybolmuş.

İçimizde susturulan müziği yeniden yakalamak için müzik dinliyoruz.

Elest Bezmi’nde verdiğimiz sözü hatırlatabilecek başka neyimiz kaldı şu dünyada.

Müzik o kadar insana yakın bir şeydir ki insanın neredeyse ‘insan zaten müziktir’ diyesi geliyor.

Her insan bir hikâyedir diyoruz, ama ‘her insan bir müziktir’ demeye dilimiz varmıyor.

Mevlana’yı, “Dinle neyden kim hikayet etmede / Ayrılıklardan şikâyet etmede” demeye kadar götüren şey nedir acaba?

Allah’ın üflediği nefesle ruh bulan insan bu nefesi neye üfler ve oradan çıkan ses insanın dünyaya gelmeden evvel var olduğu bütünden kopma acısını dillendirir.

Ses aslında gizli ve gizemli bir sözdür. Sözden çok daha fazlasını söyler.

Söz söyleyenin söyleme maksadı ve gücü ile sınırlı iken, ses söyleyenden ziyade dinleyenle her dinleyişte artıp çoğalan bir anlamdır.

Sesin hikâyesi sözünkinden her zaman daha zengin ve daha etkilidir.

İnsan sözünde dursun diye elestbezmi ömür sürecinde karşısına çıkarılır.

Söz insanla benzerlik taşıdığından zayıf ve eğretidir, onu ayakta sabit, hafızada diri tutmak için sesle desteklenmesi gerek.

Zira ses ilahi kıvılcımlar taşıdığı için insanın yeryüzünde bulunuş gayesini eğip bükmeden anlatma gücüne sahiptir.

Uzun süredir çekmecede taşıdığım cümleyi şimdi çıkarıp söylemenin tam da sırasıdır: Müzisyenler vaizlerden daha etkili ve daha hakikate yoldaştırlar.

‘İçinizdeki müzik’ tabiri o kadar çok kişisel gelişim seanslarına kurban edildi ki musikiyi bir türlü asıl mecrasına oturtamadık.

Bir hançer gibi saplanıp kaldı içimizin çeperlerine.

Oysa çok daha başka bir şeydi bu tabirin insanlığa söylediği.

Bu yüzden kimse içinde çalan müziğe güfte oluşturacak söz üretemiyor.

İçimizdeki dünya ayrı telden çalıyor dışımızdaki dünya ayrı bir telden.

Müzikle ilgili söz söyleme hakkını onun hiç semtinden geçmemiş olan vaizlerin elinden alınız.

Çünkü onlar müziği bir kuytuda kötü yola düşmüş kadın muamelesi yapmaya doymadılar.

Şeytanla iş tutmuş saydılar.

Hâlbuki musiki giren yere şeytan giremez.

Şeytan söze müdahale etmeye meyillidir, vahye müdahil olamadığı gibi sese tesir etmeye de mecali yoktur.

Şu gök kubbe altından müziği çekiniz geriye ses olarak sadece kakofoni kalır.

Çocuklukla ilk gençlik arası belki de yüzlerce kez dinlediğim “hızlı hızlı giden yolcu şu mezarda bir garip var” diye başlayıp süren şarkı beni ne çok dünyaya körkütük bağlanmaktan korumuştur.

Kurumuş yeşil otlar, toprak olmuş umutlar, gökte mavi bulutları hızlı hızlı gözlerimin önünden geçerken ‘işte bu benim şiirim olacak şarkıdır’ demiştim içimden.

Bunu o kadar yavaş söylemiştim ki müziğin sözlerini hiç ürkütmeden. Söyleyene değil söylediğine bakmıştım bir şarkıyı kendime hayat yoldaşı seçerken. Bu dünyanın yokuşları şarkısız, türküsüz çıkılmaz. Bu hayatın ağırlık ve dertleri ritimsiz, ahenksiz ve bozlaksız çekilmez. Yaşım ilerledikçe birisi bana bunu söylesin diye çok beklemiştim. O yakınlıkta birisi olmadığından mıdır bilmiyorum, kimse bana şu türkünün seslendiği gibi seslenmedi: “Yâr sineme vurdun kızgın dağları / Viran koydun mor sümbüllü bağları / Hüseyn’im geçiyor gençlik çağları / Ya beni de götür ya sen de gitme”.

Şimdi bu yaşa geldim, hayatımın geri kalan kısmını bana böyle yürekten seslenen birilerinin var olduğu umuduyla yaşıyorum.

Aşk gibi bir şeydir müzik ya da ölüm gibi.

İkisini de öyle kolay kolay anlatmak mümkün değildir.

Yaratıcı, şiirin uzanılabilir dalları olsun diye musikiyi bahşetmiş olmalı insanoğluna. Şiirin alçak dallarıdır müzik. Doruklara çıkma güç ve cesareti olmayanlar bu bir el uzatım mesafesinden ikram edilen meyvelere rahatça uzanıp yüksek dalların söylemek istediği anlama bir parça da olsa nüfuz etmiş olurlar. Yedi nota sonsuzluğu kendinde toplar. Sınırlılık gibi gözüken şey sınırsızlık ve sonsuzluktur aslında. Sayıların ya da gökyüzünün sonsuzluğu ve sınırsızlığı gibi. Dinleyeni bir aldanışa kurban etmemek için sonsuzluk gibi görünen şeyde her fırsatta sona vurgu yapar. Ne çok söylenmiş söz, koparılmış feryat, yakılmış ağıt, çağırılmış ya da çığırılmış türkü var şu yerküre üstünde ve de gök kubbe altında. Ne hazin ki “Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş” diyen şairi haklı çıkarıyor hayat. Giden gidiyor, kalan kalıyor. Sözün taşıyıcıları nöbeti kendilerinden sonrakilere taşıyıp sessizce çekiliyorlar sahneden. Dünya uçsuz bucaksız bir sahne. Geriye kalan sahnenin tozu ve de müziğin arkamızdan ağlayan sesi. Yağmura, rüzgâra, suya yüklenmiş halde mesajı çok uzak diyarlara ve çok yeni kulaklara taşımaya devam ediyor. “Önce söz vardı” diyormuş mukaddes kitap, bir adım daha ötesine geçip söyleyelim o halde: ‘Önce musiki vardı.’