Küresel güç mücadelesinin ve bu bağlamda dünya hâkimiyetinin belirleyici adresi Avrasya coğrafyası ise, bu bölgenin merkezinde yer alan Orta Asya da kilit bir bölge. Orta Asya’nın kalbinde ise Özbekistan yer alıyor. Dolayısıyla, eski ve yeni imparatorlukların değişmez adresi konumunda olan Özbekistan’ın sahip olduğu jeopolitik, onu kaçınılmaz olarak gündemde tutmaya devam ediyor.

Bu da beraberinde oldukça hassas ve temkinli bir iç ve dış politikayı beraberinde getiriyor. Aksi takdirde Asya’daki devletler çöplüğünde yer almak kaçınılmaz. Nitekim Orta Asya’nın bağımsızlığından bu yana karşı karşıya kaldığı iç savaşlar, bölünme senaryoları ve terör hadiseleri bölgeyi diken üstünde tutuyor.

Özbekistan’ın 2005 yılı Mayıs ayında karşı karşıya kaldığı olaylar ve sonrasında kendisini bir savaşın içine itmeyi hedefleyen 2010 yılındaki Kırgızistan-Oş bazlı bir takım senaryolar, Taşkent açısından devam eden bu tehdit algısının varlığını bir kez daha teyit eden gelişmelerdi. Bu tehdit algısını en üst noktaya taşıyan son iki önemli gelişme ise Afganistan ve Ukrayna bazlı krizler.

Bu iki ülkede devam eden bunalımların beraberinde taşıdığı belirsizlikler ve bunların yol açabileceği doğrudan ve dolaylı risk-tehdit olasılıkları, sadece Taşkent yönetimini değil, Özbek halkını da dikkatli olmaya zorluyor. Nitekim Özbek halkı bu konudaki en önemli sınavlarından birini 21 Aralık’ta verdi.

Bu da bize Özbek halkının devletine, liderine olan güven ve bağlılığıyla birlikte, tarihsel misyon anlayışını da gösteriyor. Tarihsel derinliğe ve sağlam bir medeniyet-inanç temeline dayanan bu “milli şuur”, günümüzde Taşkent’in izlediği “Özbek Modeli”nin en güçlü yanını oluşturuyor.

Bölgede Özbekistan’ı bu kadar ön plana çıkartan ve önemli kılan husus, bu ülkenin sahip olduğu jeopolitik konum kadar, bölgede liderlik pozisyonunu sağlayacak olan alt yapı ve aktife çevrildiği takdirde bölgeyi büyük ölçüde etkileme kapasitesine sahip pasif haldeki potansiyeli. Ayrıca dinamik ve büyük nüfus yapısı, sahip olduğu enerji kaynakları ile birlikte iktisadi-ticari bağlamda ön plana çıkan girişimcilik ruhu ve pazar boyutu da dikkatlerden kaçmıyor. Bundan dolayı da Özbekistan, bölgenin geleceği ve Avrasya bazlı güç mücadelesinin belirleyici kilit aktörlerinden biri olarak ön plana çıkıyor.

Dolayısıyla Özbekistan büyük bir kriz içerisindeki Batı ile yükselen Doğu arasında oldukça kritik bir pozisyona sahip. Bundan dolayı da ülke üzerinde “şu an için” yumuşak bir güç mücadelesi takip ediliyor. Bu bağlamda ön plana çıkan üç esas güç ABD, Rusya ve Çin. Özellikle de Çin’in Özbekistan’da artan çok boyutlu varlığı dikkatlerden kaçmıyor. Burada Rusya-ABD/Batı arasında tırmanmaya devam eden kriz, açıkçası Çin’in adeta ekmeğine yağ sürüyor.

Peki, bu süreçte Türkiye ve Özbekistan ilişkileri ne durumda Açıkçası çok da iyi bir durumda değiliz. Muhalif lider Muhammed Salih ile başlayan ve “Andican Olayları” ve “oylamaları” ile doruk noktasına ulaşan sorunlar iki ülke arasında yaklaşık olarak 10 yıllık bir kayba yol açmış durumda.

“Kayıp yıllar” olarak da adlandırılabilecek bu dönemde en önemli gelişme ise, hiç kuşkusuz Sayın Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı döneminde, 10-12 Temmuz 2014 tarihleri arasında Özbekistan’a gerçekleştirdiği ziyaret. Bu ziyaret sonrasında Özbekistan Dışişleri Bakan yardımcısının Kasım ayı sonlarında gerçekleşen ve önümüzdeki süreçte daha üst ziyaretlerin bir göstergesi olarak da kabul edilebilecek ziyaretleri de göz ardı etmemek gerekiyor.

Taraflar arasında “karşılıklı fayda”, “karşılıklı anlayış” ve “karşılıklı güven” çerçevesinde yeni bir işbirliği anlayışı inşasının hedef alındığı bu yeni süreçte 2015 yılı kritik bir sene olacağa benziyor. Dolayısıyla ikili ilişkiler açısından oldukça önemli ve bir o kadar da hassas bir dönemden geçiyoruz desek çok da yanılmış olmayız.

Buradaki en temel risk ise, ikili ilişkileri derin bir güven krizine itebilecek bir takım provokasyon girişimleri olacaktır. Bunla ilgili bir takım teşebbüsler açıkçası dikkatlerden kaçmamaktadır. Bunu aşmanın yolu ise, öncelikli olarak taraflar arasında etkin bir iletişim kanalının oluşturulmasından geçmektedir.

Bunun dışında bir diğer önemli husus ise, Taşkent yönetiminin 2005 sonrası izlediği dış politika ve bu kapsamda 2012’de ortaya konulan temel prensiplerin ruhuna uygun yeni bir işbirliği sürecinin tesisine yönelik atılacak adımlar oluşturmaktadır. Bu kapsamda öncelikli olarak sadece ikili ilişkileri öncelikli kılan ve bunu güçlendirmeyi hedef alan somut, uygulanabilir ve sürdürülebilir projelerin gündeme getirilmesi kaçınılmaz görülmektedir.

Sonuç olarak, 2015 Türkiye-Özbekistan ilişkilerinde bir kader yılı olarak karşımıza çıkmaktadır. Taraflar şeytanın bacağını kırmaya çok yakındır. Fakat bu yakınlaşmadan rahatsız olan “kara koyunlar” faktörünü de göz ardı etmemek gerekmektedir. Bunun için fazlasıyla soğukkanlı, iletişim kanallarının daha güçlü olduğu bir yaklaşım kaçınılmazdır.