Aynı okulları okudular, aynı geleneği takip ettiler; şimdi konuşmuyorlar.
Müşterek dertleri var, aynı haksızlıklara maruz kaldılar; birbirlerine selam vermiyorlar.
Kütüphanecindeki kitaplar birbirine benziyor, yoksullukları o kadar birbirine yakın; fakat iki yabancı gibiler.
Aynı görüntüleri alkışlayıp aynı kişileri yuhalıyorlar; ama ufacık anlaşmazlıkta bile saç saça, baş başalar.
Uhrevi saadetlerinin rengi, kokusu ve iklimi aynı olmasına rağmen birbirlerine “Canın cehenneme” diyebiliyor ya da “Yüzünü şeytan görsün” diye kükreyebiliyorlar.
Aynı partiye oy veriyorlar, birinin annesi diğerinin teyzesinin kızı ediyor; lakin ikisi de bu sıhriyeti görmezden ve bilmezden geliyor.
İkisi de aynı çeşmeden su içip, yedikleri ekmeği aynı fırından alıyorlar; fakat ikisi de bir meclise davet edilirken “O varsa ben yokum!” diyebiliyor.
İkisi de İslam davasının yılmaz neferi olarak tanınıyor; ikisi de birbirine tuzaklar, kumpaslar kurup, bir kaşık suda boğmak istiyor.
Evet evet, aynı dinin dindarı bu insanlar, aynı medeniyetin efradı. Buna rağmen kendi dininden ve idealinden olmayan insanlarla bile bu kadar ayrıştıklarını göremiyoruz.
Dünyada müşterek fikir ve duyguya sahip olup da birbirlerinin varlığına tahammülleri olmayan bu insanların ahirette ortak bir noktada buluşmaları gerçekten kolay gözükmüyor.
Yaşadıklarım bana şunu öğretti: Aynı müştereği temsil eden insanlar şayet birbirlerine muhabbet, merhamet ve adalet hissi ile muamele etmiyorlarsa temsil ettikleri müştereğin de bir anlamı yok ve içi boştur.
Muhabbet, sevgi duyulan insanın dünyasından, rüyasından ve hülyasından bağımsız bir şey değildir.
Birbirini sevmeyen insanların birbirinin kafasına ve kalbine de itimat edip güvenmediklerini söylemek yanlış olmaz.
İnanmış insanların kardeş olduğu hakikati inanmanın yabancılığı ehil kıldığının da bir işaretidir.
Kardeşlik iş ortaklığı değildir.
Kardeşlik yoldaşlıktan, sırdaşlıktan çok daha fazla bir şeydir.
Samimi sevgi ve muhabbetin varlığı uzakları yakın, yabanı ehil, sıradan olanı kardeş kılar.
Aynı safta cemaatle namaz kılmak değildir inanan insanları kardeş kılan. Bu sadece sonuçtur. Kardeş olmuş insanlar cemaatle namazda saf düzeni alırlar.
Bu bir duygu ve bilinç durumunun görünür kılınmış halidir.
Küsmüşsen, nefret kusmuşsan, varlığını küçümser hale gelmişsen, o kişi artık senin kardeşin olmaktan da çıkmış demektir. Sen mi? Sen zaten kardeş olmayı daha baştan kaybetmişsin!
DOSTLUK NEYSE ALIŞVERİŞ DE ODUR!
Dostlukla alışverişin arasını nasıl da açıveriyoruz değil mi?
Paranın egemen olduğu dünyada her bir şey paraya tahvil ediliyor. İnsanların da, nesnelerin de değerleri değil, fiyatları var artık.
Şayet dostlukla alışverişi birbirinden ayıramıyorsanız dostluğu alışveriş haline getirirsiniz olur biter.
İnsan ilişkilerindeki samimiyeti birden resmiyete dönüştüren tek şey, para!
Hâlbuki dostsanız alışverişiniz de dostça olmalı değil midir?
Para değerler dünyasının üzerinde muamele görüyorsa bu, paranın yegâne değer haline geldiğinin resmidir.
Dost ile alışveriş arasında yeniden düzenlenmeye çalışılan ilişki biçimini yansıtan başka bir deyim de “Dostlar alışverişte görsün” ifadesidir.
Dostlarınızın sizi alışverişte görmesi neden bu kadar önemli acaba?
Çalışıyor görüntüsü vermek diyebilirsiniz. Fakat şöyle de olması ihtimal dâhilindedir: “Dostlar beni alışverişte görsünler de kendilerine alışverişte nasıl objektif davrandığıma gözleriyle şahit olsunlar!”
Çağdaş Amerikalı yazar Charles Eisenstein’in Türkçeye “Kutsal Ekonomi” adıyla çevrilmiş “Secred Economics” kitabında ifade ettiği gibi:
“Para ilişkiyi kişiliksizleştirir; iki insanı, evrensel kişisel çıkarını azamiye çıkarma hedefiyle güdülenen, “bir değiş tokuşun tarafları”na dönüştürür. Ben belki senin zararına olacak şekilde kendi kişisel çıkarımı azamiye çıkarma peşinde koşuyorsam nasıl dost olabiliriz?”
Dostluk varsa “vermek” almayı hafızadan siler ya da unutturur. Fakat yine de almak-vermekle biten bir ilişki dostların günlük hayatına girmişse bunu dostluk esaslarının alışverişe galebe çalacağı şekilde gerçekleştirmeleri beklenir.