Gerileme devrine giren Osmanlı Devleti’nde bu durumdan kurtulmak için Batı’ya açılma fikri ağır basmış ve Batı’nın gelişmişliğine ulaşmak için çalışmalar başlatılmıştır. Özellikle Sultan II. Mahmud devrinde Batı’ya yöneliş artmış ordu başta olmak üzere devletin bazı kurumları Batı standartlarına uygun olarak yeninde yapılandırılmaya başlanmıştır. Zamanla yönetim şeklinin de değiştirilmesi düşünülmüş ve Sultan Abdülmecid devrinde 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı’yla birlikte Osmanlı sonun başlangıcına doğru sürüklenmiştir.
“Hürriyet, müsavat, uhuvvet” nidalarıyla ilan edilen Tanzimat Fermanı’yla bir müddet sükûnet temin edilmiş olsa da özellikle Balkanlarda başlayan özgürlük istekleri Osmanlı’yı epey meşgul etmiş ve Balkan devletlerinin özgürlüğe kavuşmasıyla diğer bir ifade ile Osmanlı’nın Balkanlardaki topraklarını kaybetmesiyle neticelenmiştir. Islahat Fermanı’yla devam eden hercümerç hali II. Abdülhamid devrinde bir müddet inkıtaa uğramıştır. 1900’lerin başlarında tekrar karışıklıklar artmış ve özellikle Jön Türk hareketi ile başlayan ve zamanla İttihat Terakki adını alan muhalif hareket tarihe 31 Mart Vakası olarak geçen 13 Nisan 1909’da patlak veren ayaklanmayı bahane edip Selanik kökenli olan Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girmesi neticesinde Sultan Abdülhamid Han tahttan indirilmiştir.
Abdülhamid’in tahttan inişiyle yönetimi ele geçiren İttihat ve Terakki Partisi idarecileri, kısa sürede pek çok anayasa ve idari değişikliklere imza atmışlar ve ülke çok geçmeden dünya savaşına girerek hepimizin bildiği sürece sürüklemişlerdir.
Batı tipi gelişmişliği isteyen tüm idarecilerin ortak fikri geri kalmış olan Osmanlı’nın tekrar eski ihtişamlı günlerine geri dönmesini temin etmekti. Yani hepsi iyi niyetli olarak fikirlerini beyan etmişler ve Osmanlı’nın bekası için gayret göstermişlerdi. Hiçbir ilerici, aydın Osmanlı’nın yok olmasını arzu etmemesine rağmen yine de Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden silinmesine yardımcı olmuştur farkına varamadan. Aralarına yerleştirilen karanlık mihrakların yetiştirdiği aydınlar ile Batı’nın zihniyeti ve medeniyeti pompalanarak özümüzle bağdaşmayan birçok sözüm ona anayasal düzenlemeler, ıslahatlar vs. yapılmıştır. Onca anayasal düzenleme, Batılı kurumlara benzeme çalışmaları, eşitlik, hürriyet nidaları ne yazık ki arzu edilen neticeye varamamış ve Osmanlı eski ihtişamını yakalamak şöyle dursun giderek zayıflatılmış, milliyetçi cereyanlarla bağrındaki topraklar bıçakla kesilircesine kopartılmıştı. Bosna, Bulgaristan, Yunanistan, Balkanlar, Suriye, Ortadoğu Batılılaşma, medeniyet ve milliyet adı altında gelişen ve arkasında Batının, ABD’nin beslediği bu hareketlerle bir bir elden çıkmıştı. Bağrımızdan koparılan bu ülkelerden geriye sevdalinka kaldı… Osmanlı’ya sevgilerinin, İstanbul’a aşklarının yansıtıldığı sevdalinka…
“Sadece bir tek Bosna düşlüyorum / Sevdalar ve eski şarkılarla kendimden geçtiğim / Beyaz caminin minaresinden yükselen müezzinin sesiyle / Özgür bir Bosna sabahına”
Osmanlı tarihteki yerine uğurlanırken kimi hüzünlendi sevdalinkalar eşliğinde, kimi de alkışlarla tempo tuttu, sevindi. Yeni devlette, Osmanlı’dan gelenek olarak alınan Batı tipi idare şekli cumhuriyetle devam ettirilmiş hatta bir adım daha ileri gidilerek tamamen Batılı bir yönetim anlayışına geçilmiştir. Kuruluş aşamasında pek çok sıkıntı yaşanmış zamanla bu durumun düzeleceğine inanılsa da üzerinden geçen yıllar sıkıntıları daha fazla arttırmıştır sadece. Kurtuluş savaşı vermiş bir toplum hem geçmişle bağını yitirdiğinden hem de oluşan yeni düzene ayak uyduramadığından bocalamış, yönetim zamanla bir grup elit zümrenin hükümferma olduğu idare şekline dönüşüvermişti.
Cumhuriyetin ilanından bugüne değin kurulan tüm hükümetler yönlerini Batı’ya çevirmişler ve muasır medeniyet seviyesine ulaşmak hülyasıyla uygulamalar yapmışlardır. Kurulan her hükümet ülkeyi kalkındırmak için vaatlerde bulunmuş ama iktidara geldiğinde yaptığı uygulamalar hep aksi yönde olmuştur. Son elli yılımızı AB’ye girme sevdasıyla geçirdiğimizi de düşünecek olursak bu işin artık bir kara sevda halini aldığını söylememiz pek de abartılı bir ifade olmayacaktır sanırım.
Sadece 1996’da kurulan Refah-Yol Hükümeti Başbakan Erbakan’ın önderliğinde kalkınma ve eski günlere dönme adına olumlu adımları atmış; çok kısa sürede dünya çapında oluşumlarla Batı’ya alternatif bir yapılanma içine girmişti. İşin vahametini sezen zinde güçler hepimizin bildiği oyunlarla hükümeti yıkmıştı. Ne yazık ki Hans’ın gördüğünü Hasan görememiş, çekilen onca çile, zahmet unutulmuş ve ülke tekrar batı eksenine çekilmişti. Trenin makas değiştirmesine izin verilmemişti.
Günümüzde ülkemizin geri kalmışlıktan kurtulması için iyi niyetli çalışmalar yapılmakta ama kısmi başarı elde edilse de arzu edilen gelişmişlik bir türlü yakalanamamaktadır. Bu durum bana Osmanlı’nın son dönemlerindeki İttihat ve Terakki çevresindeki elit zümrenin çalışmalarını hatırlatıyor nedense. Tarih sürekli olarak tekerrür ediyor ve ders alınmadığı için de akıbetimiz hep aynı neticeleniyor ne hikmetse. Hani derler ya biz bu filmi daha önce görmüştük diye! Ülkemizde son yıllarda yaşanan olaylar da mazide siyah beyaz çekilmiş ve vizyona girmiş bir filmi anımsatıyor bana. Defalarca izlediğimiz halde hafızamızdan sildirilip tekrar renkli halde izletilmeye çalışılan.
Geçmişten bugüne yönetimin Batı hayranlığı kara sevda, halkın Osmanlı özlemi ise sevdalinka olmuştur. Sessiz ve derinden mırıldanılan sevdalinka…
Minik bir tebessüm
Kadın kulağı
Adamın biri kazada kulaklarını kaybetmiş. Araştırmaları sonucu iyi bir plastik cerrah bulmuş ve ameliyata olmuş.
Ameliyattan çıktıktan sonra bandajlar açılmış bir süre manasız şekilde çevresinde konuşulanları dinleyen adam birden:
* Aman Allah’ım! Doktor bey bana kadın kulakları takmışsınız! diye bağırmaya başlamış.
* Kulak kulaktır! Demiş Doktor... Kadını erkeği olmaz!
* Yanılıyorsunuz! Demiş hasta... Her şeyi çok iyi duyuyorum ama bazılarını anlayamıyorum!
İlgilisine notlar:
* “Halk, hükümetinden korktuğu zaman tiranlık; hükümet, halkından korktuğu zaman özgürlük vardır.” Thomas Jefferson
* “Lider örnekle liderlik eder, güçle değil.” Sun Tzu
* “Politikada hiçbir şey kazayla olmaz. Olmuşsa, öyle planlanmıştır.” Franklin D. Roosevelt