Ülkede serçe tedirginliğinde yaşıyoruz. Etraftaki herhangi bir tehdit sebebiyle her an kaçacak gibi yaşıyoruz. Sokakta duruşlarımız, yürüyüşlerimiz her an bir tehditle karşılaşacakmış gibi. Kendi şehrimizde yürümüyormuşuz gibiyiz. O eski hallerimiz kalmadı. “Şu köşe başında eskiden bilmem ne bakkal amca vardı. Cebimizde paramız kalmadığında gider, ondan alırdık. Sonra babamız borcu öderdi” dediğimiz mahalle içinde güven merkezi olan bakkalların olmadığı caddelerden geçerek evlerimize gidiyoruz.
En başta serçe tedirginliğinde yaşayanlarımız annelerimiz ve kadınlarımız. O mahalle anlayışı değiştiğinden beri çocukları sokağa çıktığında, yani çocuğu elinin ulaşamayacağı kadar uzaklaştığında gözleri kapıda kulakları gelecek telefon zilinde yaşıyorlar. Zira en çok tehdit altında olan çocuklarımız. Okula gittiğinde akran zorbalığına mı maruz kalacak? Okul önlerinde konuşlanmış sokak çetelerinin, uyuşturucu satıcılarının hedefi haline mi gelecek? Bu serçe tedirginliğini evin önünden alıp okula götüren servislerin varlığı bile gidermiyor. Annelerin çocukları için taşıdığı endişeyi dağlara yükleseydik dağ ortadan ikiye yarılır paramparça dağılırdı. En değerli varlığımız olan çocuklarımızın bu kadar tehdit altında olan bir ülkede diğerlerini dile getirmeye gerek yok aslında.
Serçe tedirginliğinde yaşayanlardan en önde gelenleri emeklilerimiz ve ihtiyarlarımız. Gelişmiş ülkelerdeki yaşıtları ömürlerinin ikinci baharını yaşarken bizim emeklilerimiz hâlâ ömür boyu çalışıp hak kazandıkları maaşlarını hakkıyla alabilme endişesi ile yaşıyorlar. Ömür boyu dişini tırnağına takıp çalışmışlar, hem ailesine refah içinde bir hayat sağlamak için gecesini gündüzüne katmışlar hem bir gün başını sokabilecek bir ev sahibi olabilmek hayalini yaşatmışlar sonunda emekli olduklarında geldikleri yer bir serçe tedirginliği. Hak ettiği emekli maaşının tırtıklanma endişesi ile ekran başında iktidardan gelecek zam haberlerini takip etmekteler. Bayramlarda seyranlarda torunlarının cebine üç beş lira koyamamanın üzüntüsüyle günlük mutfak giderlerini, fatura giderlerini düşünmekteler. İnsan elbette ömrünün sonunda da olsa insanca yaşayabileceği bir yerde yaşamak istiyor. Ömrünün sonunda endişe taşımadan hac ibadetini yapabilecek kadar imkâna sahip olmak istiyor. Ömründe çıkıp gidebileceği yurtdışındaki bir yer olarak. Şehrinizi dikkatlice gözlemlerseniz bizim ihtiyarlarımız ve emeklilerimiz şehrin lüks yerlerinden birine girip bir bardak çay bile içmezler. Bu yerlerin önünden bile geçemezler. Bizim yaşlılarımızın yıllardır çalışıp elde ettiği keyif alabilecek tek faaliyetin belediyenin uygun fiyata çalıştırdığı çay ocaklarıdır, çay bahçeleridir. Marketlerde de bir serçe tedirginliği ile reyonlara bakmaktalar.
Gençlerimizin tedirginliği hem hayatı yeni anlamaya başlamaları, neyi nereye koyacağının bilgi eksikliğidir. Bunların yanında serçe tedirginliği yaşatan dev gibi sorunlarla karşı karşıyalar. Hayatın başında duygularını yeni yeni yönetebilmeyi öğrendiği çağlarda kocaman bir gelecek kaygısı ile baş başa kalıyorlar. Zira ülkede şahit oldukları, haberlerde dinledikleri ne kadar emeğin ile çalışıp çalışırsan eğer “dayı”n yoksa hak ettiğin yere gelemeyeceğini söylüyor. Geçtiğin sınavlar, verdiğin imtihanlar, aldığın diplomalar/sertifikalar yetmiyor; bir de mülakatlardan geçmek zorundasın. Mülakata sonuncu puanla girip birincilikle çıkıp kadroyu elde ettiği o mülakatlar yetenekli birçok gencimizin hakkını gasp etti. Gençler okulu bitirmesi, erkekler için askerlik, iş bulması, eş bulması öncekilerin deyimi ile hayata atılması her gün git gide gecikiyor. Gençlerimiz ekonomik krizle ayrı uğraşıyor; manevi ve ahlâki kuşatılmışlıkla ayrı. İnsan onuru ile dünyadan geçmek isteyen gençlerimizin serçe tedirginliği onları çok erken yaşta yoruyor. Bazıları kendi hayatlarının yanında ekonomik durumu iyi olmayan ailesinin yükünü de omuzluyor. Hem okuyup hem de çalışan genç sayımız az değil. Okuduğu tek lisans diploması ile iş bulamayıp başka çözüm arayışlarına girip üniversitenin farklı disiplinlerine yönelen öğrencilerimiz de çok. Serçe tedirginliğinin yanına bir de hayata geç kalmış olmanın acısını yaşıyor gençlerimiz.
Bir de neredeyse kırk yıldır gündemimizden düşmeyen terör belası sebebiyle yüreğimiz ağzımızda yaşıyoruz. Vatani görevde olanların anneleri, babaları, varsa eşleri, çocukları hep bir serçe tedirginliği ile haberleri takip ediyorlar. Her an gözleri kapıda istenmeyen bir haber gelecek diye.
Şu cennet vatanda serçe tedirginliği ile yaşamayan kim var? Özellikle 6 Şubat depremlerinden sonra her an bir deprem olsa başıma ne gelir acaba sorusunu sormayan var mı? İmar afları ile göz ardı edilen binaların olduğu şehirlerde kim serçe tedirginliği yaşamaz? Hadi diyelim en korunaklı ev bizim olsun, deprem sırasında binalarımız yıkılmamış olsun; şehrin geri kalanı için güven duygusunda olan kaç kişiyiz? İktidar tarafından alındığı söylenen hiçbir tedbirin alınmadığını hepimiz biliyoruz. Hepimiz farkındayız ki öyle bir anda yine telefonlarımız çalışmayacak, internet çekmeyecek? Ne acil müdahaleler hakkında güven duyuyoruz ne daha sonra yapılacaklar hakkında!
Bir ülkeyi yaşanır hale getirmek iktidarların işidir. Bir ülkede insanlar serçe tedirginliği ile hayat yaşıyorsa orada yetkili ve etkililer işlerini yapmıyor demektir. Allah kullarını, kullarının elde ettikleri ile sınar. Bir işi yapmak gerektiği zaman gerektiği şekli ile yapmadığımız ve yapılmadığı sürece serçe tedirginliğimiz devam edecek.