Şehir, medeniyetin mekânsal karşılığıdır, medeniyeti bağrında taşıyan ve yaşatan mekândır. Şehir, mensubu olduğu medeniyetin izlerini taşır üzerinde. İslam medeniyeti, ilk nüvelerini Medine şehrinden aldı. Medine İslamla şehirleşti, medeniyet Medine şehrinden ilham aldı. Bu yüzden şehir ve medeniyet birbirlerini tamamlayan iki olgudur.

Medeniyet kavramını her an gündeminde tutan gençlerin, şehircilik anlamında özel bir gündemi mutlaka olmalıdır. Gençlerimiz, tarihi süreçteki şehir anlayışı ile günümüzde inşa ettiğimiz şehirler arasındaki farkın ve bu farklılığın altında yatan nedenlerin mutlaka idrakine varmalıdır.

Şehir denildiği zaman ne algılanmaktadır?

Sadece insanların toplu olarak yaşadıkları bir alan mı? Yoksa bir medeniyetin birlikte yaşama kültürünün ete kemiğe bürünmüş hali mi?

Bu iki soruya verilecek cevap bizim şehir anlayışımızın kodlarını verecektir. Genel olarak ikinci şık hemen tercih edilir ve kabullenilir. Fakat ikinci şıkkın geçerli olabilmesi için sözel olarak bu şekilde tercih edilmesi yeterli değildir. Bu şıkkın gereklerinin somut olarak yerine getirilmesi gerekir. Mensup olunan medeniyetten izler şehre sirayet etmemişse bu tercihin bir anlamı kalmayacaktır. Bir şehre İslam şehri diyebilmemiz için İslam’ın kokusunu üzerinde taşımalıdır.

Son yirmi yıldır İslam ve medeniyet kavramlarını birlikte telaffuz etmekten haklı bir şekilde gurur duyan idarecilerin şehirlerin yönetiminde söz sahibi olduğunu görüyoruz. Bu zaman zarfında muhafazakâr camianın medeniyet iddialarına yaraşır bir şehir politikası üretemediği bir vakadır. Olumlu anlamda yapılanlar, mevcut şehirlerin yaşanabilir kılınmasından öteye geçememiştir. Olumsuz anlamda yapılanlara girmiyorum bile.

Günümüzde şehrin imarına dönük yapılanlar, aslında medeniyetin intiharı oldu. Çünkü şehrin sokaklarına kültür değil asfalt ekildi. Bu şekilde insanın toprakla ve tarihle irtibatı koparıldı. Çünkü kültür tarihi günümüze taşıyan en büyük araçlardan birisidir. Kültür şehrin betonlarına yazılan aykırı duvar yazılarında takılı kaldı. Şehir anlamını kaybedeli kültür tüketime, toprak ranta kurban edildi.

Günümüz şehrin en büyük sorunu tarihi günümüze taşıyamamasıdır. Çünkü rantsal beklentiler çarpık şehirleşmeyi beraberinde getirmiştir. Şehirlerin siluetleri gökdelenlerle değiştirilmiştir. Medeniyetin beşiği kabul ettiğimiz şehirlerimiz, yeni bir kültürün yani tüketim kültürünün tahakkümünde yeniden şekillenmiştir. Alış veriş merkezleri, dikine yapılaşma, kapitalist iktisadın simgesi gökdelenler yeni şehrin cazibe alanları olmuştur. Ortaya bir medeniyetin intiharından başka bir şey kalmamıştır.

Her kışın şahit oluyoruz –artık yazları da- şehirlerimizi yağmur basıyor. Rahmetin felakete dönüşmesini en iyi açıklayan çarpıcı kare bu. Şehirden medeniyeti alırsanız, toprakla irtibatını koparırsanız, tarihinin üstünü örterseniz geriye kalan yağmurdan felaket doğuran tablolar olacaktır. Bu durum bize gösteriyor ki, yukarıda sorduğumuz soruya cevap olarak dilimizle ikinci şıkkı versek de, fiiliyatta birinci şıkkı uyguluyoruz. Yani şehir olarak algıladığımız, insanları istiflediğimiz alandır.