D üşüncesinin maddeye, sanata, müziğe, matematiğe, mabede, şehre dahası insanın bizatihi kendisine yansımasının farklı olanakları vardır. Mimarlık düşüncesi ve imar da benzer kategorilerde bu düşüncenin ufkunu, umudunu, hikmetini, irfanını ortaya koymaktadır. Eğer becerebilirsek; zamanın ruhunu yakalayabilirsek, değişim ve dönüşümlere mihmandarlık yapabilirsek medeniyetimizin vakarını, derinliğini bütün dünyaya hissettirebiliriz.

Medeniyet idrakinde “kadim” ve “baki” ekseni yani “gelenek” ve “kalıcılık” tonlaması hissedilmeden şehir tasavvurunun vücut bulması mümkün değildir. İnsanın bu minvalde “ruhu” ıskalayarak şekilcilik üzerinden bir çıkış yakalaması bir algı sapmasıdır. Mesele geçmişi geleceğe taşıma becerisi, külleri koruma çabası değildir; “mesele ateşi canlı tutmaktır”. İnsanı bu yönü ile diğer canlılardan ayrılan önemli bir meziyeti de geçmiş ve gelecek tasavvuru içinde “planlama” yapabilme özelliğidir.

Tanzimat sonrası olarak tarihsel bir perspektifle ele aldığımız bir önceki yazıya ek olarak bugünün imarla ilgili bazı meselelerini ve çözüm yollarını eklemek gerekir. Bundan dolayı bireysel ve toplumsal ahlaktan ziyade bir düzen ahlakı literatürüne başvurmak en asli yöntemdir. Hakeza öteki türlüsü çözümü çözümsüzlüğe hapsetmemek olacaktır.

İmardaki master plan, makro nazım plan ve metropol plan etütleri, sembolizasyonu, ikonolojisi, teknolojisi yani “medeniyet arka planı” bu yönleri ile bir var oluş değeri taşımaktadır. Bugün elimizdeki hasılaya tersten baktığımızda nispeten neyin varoluşunu yaşadığımızı anlamanın zorluğu içerisindeyiz. Onca değer birikimi ve onca rant taksimatı arasında bir sıkışmışlık içerisindeyiz; araftayız, araflıyız. Bir çıkışa muhtacız.

Ülkemizin 200 yılı aşkın süredir içinde bulunduğu imar sorununun hâlâ gündemden düşmeyen konusu; arazi kullanış biçimi, yapı ve çevre disiplininin ortadan kaldırılışı ve Hazine›ye ait yerlerin bireysel rant eksenli düşünülmesidir. Bu konjonktürde göçün ve nüfus yoğunluğunun kontrolsüzce yaşanması kaçınılmaz olarak karşımızda dururken şehirlerin milyonları aşan devasa kargaşa ölçeğinde medeniyetimizin estetik değerinden bahsetmenin sefaletini yaşamaya mahkûm gibiyiz.

Bir şehir planı en temelde “ülke planlamasının” sonucudur. Özellikle insanların ekonomik ve sosyal hinterlandı ülkenin genel gidişatı ile orantılıdır. Sanayi, işyeri, sosyal donanım sahaları ile bütünleşmiş konut yerleşkesi, yeni yerleşme alanları ülke ve bölge düzeyinde dengeli dağılmalıdır. İtidalin olmadığı yerde kaos ve kargaşa diğer politik söylemi ile başıboşluk ve gelişigüzellik oluşur. Şehir her türlü spekülatif trendlerin odağı haline gelir. Diğer taraftan bu spekülasyona “tutunamayan” gruplar da hızla kendilerine bir alan açarak gecekondulaşmaya itilir. Aslında her planlama eksikliği yeni sorunlar kümesini beraberinde getirmektedir. Ve mesele yuvarlanan bir kartopu gibi hızla büyümektedir.

Her şehir için bütüncül bir yaklaşımla hazırlanmış “stratejik boyutlu eylem planı” hazırlanmalıdır. Stratejik boyutlu bir metropoliten alan düzenlemesinde arazi kullanış biçimleri, ulaşım ilişkileri ve nüfus planlaması en önemli konudur. Yani şehrin büyümesi tamamen kontrollü bir şekilde olmalıdır. Doğu-Batı Almanya’nın birleşmesi sonucu Berlin için hazırlanan nüfus ve eylem planları güzel bir şehirleşme örneğidir.

İstanbul için de benzer çalışmalar yürütülmüştür. 1974-1975 yıllarında Üstat Turgut Cansever’in yürütücüsü olduğu “İstanbul projesi” ülke ve bölge ölçeğinde İstanbul’un yeniden planlaması ve desantralizasyon (yerelleşme) düşüncesinin oluşmasında önemli bir adımdı.

Yine bu dönemde ülke yatırımlarının İstanbul dışında planlaması ve Anadolu sermayesinin Anadolu’da güçlendirilmesi ülke kalkınmasını yaygın hale getirmiştir. Bu da şehirleşmenin ve yeni şehirlerin kurulmasının ülke sathına yayılmasında etkili olmuştur. Bozüyük’ün bir köy, mezra iken ticari bir kavşak haline gelmesi ve İstanbul’un ilk defa ağır sanayi hamlesi vesilesi ile nüfus planlamasına/nüfus stabilizasyonuna sokulması bu siyasi anlayışın ürünüdür.

Buradan şehirlerin sorunlarının ülke ölçeğinde şehirleşmenin bir parçası olduğu anlaşılmaktadır. Bugün Türkiye’de hangi il ve ilçeye giderseniz gidin benzer bir şehir tipoloji ve benzer bir sorun yumağı vardır. Ülke ölçeğinde orta ve uzun vadeli zaman dilimlerinde çalışma yerleri, iş olanakları ve eğer olursa (!) sanayi tesislerinin yerleşme kararları konut yerleşkelerinin dağılımını ve mimari şekillerini belirleyerek şehirlerin de, Türkiye’nin de kaderini çizecektir.

Ülke olarak bir söyleme değil, “planlama zihniyetine” ihtiyacımız var. “Yatay mimariye geçiyoruz.” demekle yatay olunmaz, “Kalkınıyoruz.” demekle kalkınma olmaz. Lafla peynir gemisi yürümez. Tabii özellikle böylesi ciddi bir mesele için seçkin, idealist, ne yaptığını bilen, geleceğe hazırlanan kadrolara ve bu durumu topluma mâl etmeye çalışan bir harekete hem ülke hem de küresel ölçekte ihtiyaç vardır.

Mevcut haliyle kapalı kapılar arkasında rant savaşları veren idareciler ile; yasa ve yönetmeliklerle sadece prosedür ortaya koyan ve sorumluluk almayan idari yapılar ile; şehir idrakini binaya, betona indirgeyen toplum ile; çok sınırlı teknik bilgi ve donanıma sahip ufuk ve misyon sahibi olmayan kişiler ile; politik mercilerin emirleri altında trolleşen, fosilleşen sürüler ile şehirleşme planlamasının başarıya ulaştırılması imkânsızdır.

Şehir planlama ve yatırım faaliyetlerinin tartışmalardan ve değerlendirmelerden uzak ve gizli yürütülmesi, bakanlıklarda ve mahalli idarelerde özellikle planlama ve teknik konularda plancı, şehirci, mimar gibi uzmanlara itibar edilmemesi, idari yapıda süregelen aşırı merkezileşmeye ve belediye yasasına bağlı olarak hiçbir planlama sistematiğine uyulmaması ya da bir sistematik oluşturulamaması, nihayetinde “rant düşüncesi” bugünkü başarısızlığın başlıca sebeplerindendir.