Geçtiğimiz günlerde “Almanya’da Gençlik 2024” başlığıyla bir araştırma yayınlandı. Periyodik olarak gençliğin sorunlarını ve perspektiflerini ortaya koymayı amaçlayan araştırmanın sonucu Alman kamuoyunda önemli akis buldu.
Zira araştırma sonucuna göre aşırı sağcı eğilimlerin gençler içerisinde daha fazla karşılık bulmaya başladığına dair güçlü emareler ortaya çıktı.
Örneğin 2022 yılında gençler ve genç yetişkinler arasında aşırı sağcı partiye (AfD) oy vermeyi düşünenlerin oranı %9 seviyelerinde iken aynı araştırmanın 2024 verileri %22 mertebesine ulaşıldığını gösteriyor.
Yine araştırma, gençlerin “stresli, karamsar ve sağ popülizme yatkın” eğilimler taşıdığını ortaya koyan ilave destekleyici değerlendirmeleri de kapsıyor.
Bu araştırmadan bahsetmemin sebebi Almanya özelinde bir değerlendirme yapmak değil elbette. Aslında bilinen ve gözlemlenen bir sürecin güncel fotoğrafını ortaya koyması bakımından burada zikretme ihtiyacı hissettim, yoksa birçok ülkede benzeri araştırmalar yapıldığı takdirde yakın sonuçlar elde edileceği yönünde genel bir kanaatin varlığı herkesin malumu.
Başta gençler olmak üzere tüm yaş gruplarında geleceğe dair karamsarlığın varlığı, artan ekonomik eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin ortaya çıkardığı stresler, oluşan kayıp duygusunu telafi etmek için artırılan göçmen-yabancı düşmanlığı vs…
Tüm bu konular, küreselleşen dünyanın küresel gündemleri olarak karşımızda duruyor. Yediklerimiz, içtiklerimiz, giydiklerimiz, okuduklarımız, izlediklerimiz hülasa her bir şeyimiz benzeşince sorunlarımız da, buna verdiğimiz tepkiler de benzeşiyor.
Sorunların benzeşmesi bir nebze anlaşılabilir iken verdiğimiz tepkilerin benzeşmesi hele hele bu sorunlara yönelik çözüm önerilerinin benzeşmesi durumun vahametini ortaya koyan ve aslında olayın boyutunun daha derinlerde olduğunu gösteren bir niteliğe sahip.
Güney Koreli filozof Byung Chul Han, modern insanı anlamaya dönük çıkarımları yaparken “kendini özgür zanneden performans öznesi” nitelemesini kullanıyor. Yani ortada somut olarak bir efendi-köle ilişkisi olmaksızın köle kendi hapishanesini rıza yolu ile kendi inşa ediyor.
Göçmenlere/yabancılara karşı oluşturulan düşmanlık, bunun somut ve yaygın bir örneği. Göç yoluyla ülkesinin demografik işgale uğrayacağını söyleyenlerin mevcut göç birikimini yönetmeye dair öneriler sunmak yerine göçmen düşmanlığı yaparak aslında tam da arzu edilen karşı karşıya gelme durumuna hizmet etmesi ne ilginçtir!
İşin aslı, siyaset mekanizmasına duyulan ihtiyaç ya da siyasetin doğrudan görev alanı olan nokta tam olarak burası. Siyaset, bu yanlış yönetimi ya da yönetilememeyi çözmek üzere devreye girmesi gereken bir konuma sahip.
Ne var ki, modern dönemin siyaset anlayışı da benzeri bir yanlış kurgu ile ilerliyor. Seçmenlerin tüketici, partilerin ise adeta tedarikçi olduğu bir sürece evriliyor.
Seçmenin sadece bir tüketici haline bürünmesi demek aynı zamanda onun edilgen hale gelmesi demek. İrade ortaya koyamayan, doğru ile yanlışı ayırt edemeyen, örgütlenemeyen, tepki veremeyen bir profilden bahsediyoruz.
Benzeri durum, partiler açısından da geçerli. Tedarikçi niteliğine indirgenen partiler, seçmenin beğenisini kazanma güdüsüyle hareket etmek durumunda kalıyor. Bu durum, partilerin en hassas konularda dahi vereceği tepkileri en azından nötr hale getiriyor ama bu aynı zamanda bir sarmala neden oluyor. Dahası bu sonuç, sazan sarmalı gibi bireysel ya da sınırlı etkiden çok daha fazlasını içeriyor. Tedarikçi siyasetin ürünü, Zelensky modeli siyasetçi oluyor.
Böylece hiçbir ülkenin ve hiçbir bireyin kendini güvende hissedemediği ama aynı zamanda bunun karşısında bir irade ortaya koyma cesareti de gösteremediği bir dünya kurgulanmış oluyor.