Muradiye’de sabah yağmuruna muhalif Van’da güneş açmıştı. Dere’nin başında nihayet şair yazar adıyla bütünleşmiş bir şahsiyet değerli dost Müştehir Karakaya ile buluştuk. Aralıklarla üç yıldır Van’da olduğumu belirtmeliyim. Başkalarının gözünde de güzel olan bu şehre güzellik katan en başta tabiatıyla Van gölüdür. Kökleri tarihin derinliklerine dayanan bu yerlerin tanınmasında elbette başka unsurlar da var. Bunların üzerinde durmayacağım ama bu rakımı yüksek bir bakıma denizle bozkırların hemhal olduğu bu mekânlar da Van kahvaltısını göz ardı etmemek lazım gelir.
İlk durağımız yer altı çarşısında İslami kitapların bulunduğu Vakıf Kitap Sarayı oldu. Birkaç kitap alma bahanesiyle iskemleye çöküp sohbetin bir yanından başlıyoruz. Sonra yerüstüne çıkıp az ileride solda bir sokağa sapıyoruz. Ak pak yükselen Ulu Camii’nin yanı başındayız. Tekrar iskemleye çöküyoruz. Müştehir Hoca, “Buranın çayı güzeldir” diyor ve çaylar geliyor. Van’ın gelişmişliği, bakımı ve güzelliği üzerine az da olsa kafa yoruyoruz. Bu sırada telefon çalıyor ve kalkıyoruz. Bir şairle daha buluşacağız. Edremit dolmuşlarının bulunduğu yere geliyoruz kısa bir vakit sonra Van çıkışına doğru sahil kenarında Kocaeli Aile Çay Bahçesi’nin önündeyiz. Duvarları alçak olan bu sayfiye yerine yürüyoruz. Bahçenin dikkat çeken peyzaj düzenlemesi, masalar ve sağ cenahta bir şadırvanı anımsatır üstü kapalı yan tarafları camekânlı mekân bulunuyor.
Müştehir Hoca, güzel Tatvan’dan kalkıp bizler için buralara gelen mavi elbiseli kadın (şair Leyla Mihrinaz Engin)’ı görüyor. Göl birkaç adım ötemizde. Masaya kuruluyoruz ve Allah’ın kullarına bahşettiği nimetlerden olmak üzere Van’ın meşhur kahvaltısıyla masamız donatılıyor. Vakıa şu ki maksat kahvaltı değil elbette. Edebiyatın, şiirin ve dostluğun baki olmasıdır. Yazarların şairlerin azıkları olan eserleri de bir bir çıkıyor gün yüzüne, imzalar atılıyor, tarihe kayıt düşülüyor; 08 Mart Dünya Kadınlar Günü. Kökümüzde olan avratı Türkçeleştirip kadın yapmışız ama Müştehir Hoca; “Avratlar Günü kutlu olsun!” demeyi tercih ediyor. Günün manasına denk gelen Leyla Hanım’ın “Kadın ve Dize” isimli kitabından şiirler okunuyor. Yazı ve şiir hayatından söz açılınca Müştehir Hoca bir zamanlar İstanbul’dan kalkıp Van’a geldiğini söylüyor. İstanbul kültür ve sanatın başkenti hocam neden kalkıp da buralara geldiniz Diyorum o da “Zaman Gergefinde Toplu Şiirler” (Eylül 2013, 408 sayfa) kitabının sayfalarını çeviriyor. “Benim Gibi İstanbul Destanı” isimli altı sayfalık şiirini okuyor. Bu bir İstanbul destanı değil adeta bir roman…
“Şiir bilgi vermez” diyen Karakaya; içli, öfkeli ve derinliği olan bir şair. Şiirleri, gücünü çıldırasıya öfkesinden alıyor. “Ben çıldırınca yazarım” diyor! Şairi öfke tetikleyip büyütüyor. Şiirlerinde ezilmiş toplumun çaresizliği görülüyor. Yanı başımızda duran günlük güneşlik huzur acıları yaşayanlara bir merhem olmaz elbette. Karakaya’da toplumun bu acılarını haykırışlarıyla içselleştiriyor. Bize de şiir ziyafeti çekiyor. Sözünü ettiğimiz şiirde imajlar, tespitler, tasvirler, vurgular var. İşte o şiirden sualime cevap teşkil eden bazı kesitler:
bir adam kaybolunca kentin yalnızlığında
bir sevda benimkisi bir ızdırap öyküsü
kimileyin hercai verem tüküren sokak
kimi bir serzenişin içinde küflü tüfek
………
ben kimliksiz ve cani
kustum kemiklerimi borazan çarşısında
bu kentin yalnızlığı bir adamı yutardı
akrep bile paslanır çekmese silahını
ayrılık ayrılık daralan nefes gibi
benim gibi bir İstanbul destanı
kim bölmedi ki beni orta yerimden
her sabah taze kanla beynimde şark çıbanı (sh.117-118)
Şair’in derdi özgürlük, Şair’in derdi dürüstlük ve Şair’in derdi kirletilmemiş güzellik ama her gördüğü bir düş gibidir hayata özgü ne kadar olumlu yan varsa ve mısralar arasından çıkıp gelir bir karabasan gibi bütün eziklikler…
med-cezirlerin içinden bana gel
dokun çiçek açsın gözlerin güz yağmurlarıyla ıslat yüreğini
bir kurşun kanadına sar gamzelerini
senin için bu kenti yakmazsam
vur beni (sh.7)
“Ateşe Bakan Adamın Dansı”yla merhaba diyor Karakaya bize. Bu dizelerden de anlaşılacağı üzere bir öneri sürüyor. Önerinin kaynağını da sadakat ve ilke besliyor. Bu mısralar bile Şair’in kimliğine de başlı başına bir vurgudur. Şair’in mısraları sıcaklıkla karşılar. Sevgi, aşk, özlem hangi şairin kapısını çalmaz ki ... Fakat Karakaya bütün duygulara karşın yüreğinde hissettiği yok olası acılar ve ölümün gitmeyen soğukluğu vardır. Ölümle birlikte gelen acılar şairde bir tavsif yekûnu tutar. Çaresizliklerde ise yaşamın diri yanları vardır. Bu bakışla başlayan sarsılmaz bir inançla bütünleşen ve yeni ümitler vaat eden mutluluğu bütün acıları anımsatır sıcak tutar. “Ölüme Beş Kala” da bir hayatın soğuk gerçeklerle kaplı yönü vardır. Tasvirler o kenti yeterince negatif yönlerini anlatmakla birlikte aklın zayii olduğunu:
çiçekleri öksüz bir kentin,
delisi olacaktım, mısrası ile ifade ediyor. Hayatın daha trajik yönü mısraların devamında geliyor fakat bu şiirde izlenimden öte sürrealizmle gerçekçilik iç içe olduğudur:
saçlarını süpürge yaptım
saçılan kanımı toplamak için
daha doymamıştım gözlerine
yollar kırılıyordu bir bir, ay karanlıktı
içimi kemiren geceler
ihanetini muştuluyordu
akşamı süpürmüştü perçeminden
buruk sesin rüzgarın nefesinden, annemdi
ölüyordu bir kış sabahı
sen ölüyordun
ağlıyordum (sh.16)
Yazarlar şairler toplumun derdini çeker, onlar için yanıp yakılır. Bir tarafta tepedekiler ki o tepeye gelinceye kadar ne kadar da namuslulardır ancak her şey erki ele geçirince başlar bütün düzensizlikler. Diğer yandan da alttakiler. Sözünü ettiğimiz toplum! Bunca uğraş, mücadele, kavga onlar içindir. Ancak toplumun hal-i pür melali de ortadadır. Şair’in de öfkesi işte burada yani incelen noktada başlıyor.
Güneş sadece dalgaların raksına ışık veriyordu. Ancak rüzgâr bedenleri üşütürken ruhlar sıcak mı sıcak kalıyordu. Leyla Hanım, naif yüreğiyle “Kadın ve Dize”den birkaç şiir daha okudu. Yazar ve şairlerin sorunlarını her dem önemini kaybetmiyordu. Kalktık. Gölün yürekleri kıpırtadan pırıltılı dalgalarını geride bıraktık. Müştehir Hoca yirmi civarında uzun uğraşlar verdiği tarihsel romanlara, hikâyelere rağmen güzel eserleri içinde; “Ben şairim” diyordu. Araca kurulduğumuzda insanı yaşatan isimler takıldı her nedense zihnime. Leyla, dedim eğer Mecnunu olmasaydı Leyla olmazdı kuşkusuz. Kamberin de Arzusu var ama Mecnunun Leyla’sı gibi değil. Ferhat var ama Şirin yok! Sonra Leyla Hanım’ın yeni çıkan “Sandık” öykü kitabını konuşuyoruz. Leyla Hanım öykünün anlatımından söz açıyor. Müştehir Hoca’da Sandık’ın hikâyeden ziyade biraz daha uzatılmasıyla kurgu, olay ve kişileriyle beraber bir roman olabilirdi, diyor. Eklemeden edemiyorum; Uzun hikâye!
Önümde Leyla Hanım’ın öyküsü “Sandık”, Müştehir Hoca’nın, “Toplu Şiirleri”, “İçinde Eylül Biriktiren Kadın” öykü kitabı ve güncesi, “Bilgenin Günlüğü” duruyor.
Sözü Leyla Hanım’ın Kadın ve Dize”sinden “Sevdim!” isimli mısralarına bırakalım:
sermestem hatrına peşin sıra ez
gazelem zarif nazen, gel topuğunla ez
ölmek için ah çekmişem kaç bin kez
saraf-i dîldan ben-i lebden bin feyz geldi
yadıma bülbül derdinden hare gül geldi.
Günün bir kesitinde güzellikler içinde edebiyatı soluduğumuz şair dostların yüreğine ve emeğine sağlık diyorum.