Toplumda erkekten kadına, anne karnından, hatta öncesinden mezara, bazan da mezarda bile hemen herkesi doğrudan ve yakından ilgilendiren bir konudur sağlık. Herkesin sağlıkla ilgili olması, onun herbir bireyin kendi sorumluluğuyla sınırlı olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, daima sağlığın öznesi birey olmakla birlikte, sadece onun imkân, güç ve yeteneği çerçevesinde kalan bir konu değildir. Şu ya da bu yönüyle daima topluma bağlanan bir mahiyete sahiptir. Topluma bağlanması, onun doğrudan kamuya ait olduğu anlamına gelir.

Nitekim, bu özelliği dolayısıyla devletin aslî ödevlerinden biri, hem de başta gelenlerden biri olma keyfiyetine yükseltiyor sağlığı. Gerçekten devletin devlet olma ölçüsünün en belirgin ortaya çıktığı konu sağlıkta ifadesini bulmaktadır. Bir anlamda devletin devlet olarak, hukuka, insan hak ve özgürlüğüne, hak ve adaleti gerçekleştirme hizmetine riayetinin en önemli göstergesi sağlıkta tebellür eder. Tıpkı adalet, eğitim ve güvenlik hizmetinde olduğu gibi.

Dün olduğu gibi halihazırda da sağlık hizmetinin yapılmasında ciddi, köklü ve sürüp gelen zorlukların bulunduğu tartışmaya yer vermeyecek denli açıktır. Düne göre sağlık alanında gerçekleşen gelişmeler ve iyileşmeler yeterli bir düzeyde gözükmüyor. Üstelik tıp alanında meydana gelen hızlı gelişmeler ile insanların ve toplumun sağlık konusundaki duyarlılığı, kaçınılmaz olarak yetersizlik duygu ve kanaatinin oluşmasını hazırlayan öğelerdir.

Ayrıca sağlık, ister istemez iktisadi bir boyut ile yakın bir ilişkiye dayandırılmak durumuyla karşı karşıya geldiği, çoğunlukla da getirildiği için, mahiyetinden kaynaklanmayan bir unsurla birlikte değerlendirilir olmuştur. Dolayısıyla ihlâl, suiistimal gibi hususların yoğunluğu ve baskısı altındadır. Nasıl silah sanayi sektörü, fizik ve mekanik bilimlerinin gelişiminden etkilenme yanında sadece bunların yetki alanında kalmıyor ve iktisadi ve ticari bir meta haline dönüştürülüyorsa, sağlık, tıb, eczacılık da tıb ve ilaç sanayi sektörü yoluyla, bir anlamda metalaşma sınırına dayanıyor.

Demek oluyor ki, devlet sağlık politikası oluştururken ilke ve olgular ile olaylar ve çıkarlar dengesini kendi bağlamlarında tutabilme yanında, sağlığın metalaşma tehlikesine de özel bir dikkat üzere olmak durumundadır. Aslında trajik bir örnek de tüm yaşanmışlığıyla ortada duruyor. SSK Hastaneleri. 80 öncelerine kadar bu kurumlar, ihtiyacı tam olarak karşılayamasalar bile, yabana atılmayacak derecede bir gelişme içinde oldular.

24 Ocak Kararları, Mütegallibe dayanıklı kapitalist sistemi istihdaf ettiği için, devletin sağlık politikası kademe kademe buna uyarlama sürecine tabi tutuldu. Uluslararası sermaye içinde silah sanayisektörüyle yarışır durumda olan ve seçeneği bulunmayan tıb ve ilaç sanayi sektörü elbette kendi haline bırakılamazdı. Bırakılmayacağı da açıktır. Böyleyken devlet nasıl bir sağlık politikası oluşturabilir Sanıyorum, sağlık konusunu sorun haline getiren nokta da burasıdır.

Sağlık Bakanı nın iyiniyet bağlamında çaba gösterdiği söylenebilirse de, sağlık hizmeti almak durumunda olanlar ile sağlık hizmeti verenlerin, yani çalışanların meselelerini çözücü nitelikte olduğu kanaatini doğrulamıyor. Çok şükür, hastaneler ile ilgim pek sıkı olmadı, ama son bir kaç yıl içinde olağan ilişkim ölçeğinde gözlemlediğim, güya bir sistem yerleştirilmek isteniyor. Ne var ki bir süre sonra uyulması istenen kural bir başka sistem oluşturma girişimi çağrışımı yapıyor. Rahatsızlığı adeta hastaneye bağımlı kıldığı eşimin yaşadıklarını gözlemledikçe devletin sağlık politikasının başlıbaşına bir sorun olduğu gerçeğiyle çarpıldığımı söylemek durumundayım.

Sağlık çalışanlarının çalışma şartlarından ücretlerine varıncaya kadar oluşmuş sorunlar, üniversite ve öğretim elemanları, genel olarak devlet memurları sorunlarında ortak payda oluşturuyor. O da, tek kelimeyle rezalettir, utanç vericidir. Bu hususta değil Sağlık Bakanı nın, bizzat Başbakan ve iktidarının katkısı şu olmuştur: Sefalet! Yani sözün bittiği yer.