İnsanın hayatında kimi an ve vurgular önemlidir. Bunlar hayatın merkezini oluşturur. Bir milletin yurdundan olması, topraklarını, evini, dünyasını kaybetmesi bazı şeyleri daha anlamlı kılar. Müslüman toplumların dağıldıkları geniş coğrafyadan merkeze, ana yurt topraklarına koşması bir zorunluluk oldu. Topraklarını yitirenler için, o zaman devlet ve ana yurt çok daha önem kazanır.

Hicret etme bizim kültürümüzde var. Hicret en daralan zamanlara bir soluklanmadır. Bu, Sevgili Efendimizden beri böyledir.

Sabri Ülker merhumun hayatını anlatan bir eser yayınlandı: “Sabri Ülker’in Hayat Hikâyesi” eserin üst başlığı. Alt başlığında ise: “Akşama Babacığım Unutma ÜLKER Getir.”  Böyle bir başlangıç bisküvi sektöründe bir ilk vurgudur. Çocukluk dönemlerimizden beri radyonun düğmesini açtığımızda bu reklâm kulaklarda çınlardı. Sevimliydi, çünkü çocuklara dönüktü bu. Sanayi sektöründe veya ticari marka oluşumunda kimi vurgular belirleyici olur. Bu da onlardan biri.

Daha da önemlisi, yurdunu, yani Kırım’ı terk etmek zorunda kalan beş parasız bir ailenin bir bireyinin özel çabası, azmi, hayata bağlanışı, yitirdiği yurdundan yeni ve öz yurduna geçişte hayata tutunuşu, adım adım ilerleyişi gözlerden kaçmaz. Özellikle yurdunu terk etmek zorunda kalanların azmi ve başarısı bu durumlarda belirginleşir.

İnsanımızın çok temel hasletleri var. Devlete olan bağlılık, bunu bir sorumlulukla yaşamak ayrı bir özellik. Murat Ülker’in babasından aktardığı şu cümle bu temel duruşu belirler: “Bu kudretli padişahtan söz edilirken, daima Abdülhamit Han’ sıfatını kullanırdı. Babam, Oğlum, bizim evde Abdülhamit Han’a laf söylenmez, eleştirilmez’ demişti. Ben de sebebini sorduğum zaman, şu cevabı vermişti:

Babam, Kırım’dan Türkiye’ye gelince, önce Fatih Medresesi, sonra Dar’ül Muallimin’de burslu okumuş. Ben, Padişah Abdülhamit Han’ın ekmeğiyle büyüdüm. Onun için, kendisine hiç laf söyletmem.” (s. 60)

Aslında bu, acı çeken insanımızın ve ekmeğini yediği, devletine olan bağlılığı ve sadakatini gösterir. Hayata bu açıdan bakılır. Bir yanıyla da bu büyük coğrafya insanın ruhsal buluşmalarının en belirgin yanıdır. Örneğin, öyle sanıyorum ki aynı dönem ve yıllarda dedem Müderris İsmail Hakkı Efendi ile Fatih Medresesi’nde buluşmuş olmalıdırlar. Aynı yıllara ve aynı mekânlara denk düşüyor çünkü.

Devlet kavramının anlam kazanması ruhumuzda var.

Sabri Bey bu hayat bakışında mütevazı bir kişiliğe de sahip. Böyle olunca hayatında abartı ve aşırılıklar yer almaz. Hayata ilişkin ciddiyeti ve sabrı daha çok öne çıkar. Bu, önemli bir karakter olur.

Batı’nın insanın üzerine abandığı bir zamanda hayatlarını zor kurtaran bu insanların devlet kavramı çok daha ağırlık kazanır. Yitirilen bir yurtlarının ardından ikincisinin yitirilmesine gönülleri asla razı olmaz. O zaman verimlilik duygusu daha çok öne çıkar. Bu, salt kendi benleri için değil yakınları, çevresi ve ülkesini de kapsar. Aile bireylerinin adı da kavramsal olarak ruh dünyamızı yansıtması bakımından değerli. Örneğin, ataları Hacı İslâm Efendi, müderris. Memleketinde insanlara ders veren, okutan biri. Aslında bu gelenekteki insanların hayatı ne kadar da birbirine benziyor.

Bu çilekeş insanların çektiği çileler sinema sahnelerindeki dehşetin aynısı. Sabri Ülker: “Kırım’a komünistler gelince Doktor Jivago’ filmindeki sahneleri yaşadık” diyor. Ne yazık ki bu büyük trajediyi biz Müslümanlar içselleştiremedik. Gerçi bunu bir düşmanlık ve nefret olarak değil ama bir yaşanmışlık olarak ruhta belirginleşmesi gerekir. Sıradan gibi görünen bu insanların çabası zaman içinde büyük atılımlar yapmayı sağlıyor. Bunun da nedeni yukarıda sıraladıklarımız. Tabiî oldukça kapsamlı olan bu kitaptan bazı temel vurgular üzerinde duruyoruz. Sosyolojik ve psikolojik değişimin tarihi de diyebiliriz bu esere. Her okurun kendine göre ders çıkaracağı, besleneceği bir hayat örneği merhum Sabri Ülker’in hayatı.