Öncelikle belirtelim ki "Hayata Uyanış" İsmail Kıllıoğlu nun bir eserinin adı.

Köyüme, yorucu ve bıktırıcı bir yolculuktan sonra [26. 06. 2008] dün geldim. Uzun bir zamandır yapamadığım bir şeyi yapıyorum. Bütün yorgunlukları üzerimden atarak, sabah namazının hemen ardından yazı yazıyorum.

Geçmişte yaşadığımız, uzun zamandır yaşayamadığımız, yıllardır özlemini çektiğimiz bir hayatı yaşamanın hazzı insanı kendinden geçiriyor, kent yaşamıyla, içinde bulunduğumuz durumun, ister istemez farkında olmadığımız zorunlu yaşanan bir hayatın bizi nasıl yorduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.

Uzun bir aradan sonra yeniden köyümdeyim. Bu sefer biraz daha uzun bir zaman kalacağım. Gazetemde yazı yazmaya başladığımdan beri hemen hiç ara vermeden yazılarımı sürdürüyorum. Benim için tatil söz konusu değil. Hayat burada da devam ediyor. Düşünme edimi süreklidir. Yazı yazmamak okuruma olduğu gibi kendime de bir ihanet gibi geliyor bana. Sanıyorum yarım kalan eserlerimden bir iki tanesini burada tamamlayacağım. Bir keder olmazsa, dedemi anlatacağım, uzun bir zamandır üzerinde çalıştığım, bitirmeye niyetlendiğim Hüzün romanımı tamamlamadan dönmeyeceğim, bir keder olmaz ise. Sabah namazından hemen sonra bilgisayarın başına oturdum.

Bahar ile yaz arasındaki bu kesitte köyümde henüz bahar havası ve duygusu vardır- doğanın ve hayatın en iyi yaşandığı, güzelliklerinin duyumsandığı bir an ve dönem, benim için böyle.

Burada farkında olunan şey, kentin hemen bütün baskılarının dışında olağan bir hayatın yaşanabilirliği. Bir millet kendi haline bırakır ve doğasında yaşanırsa çok huzurlu olunabileceğini düşünüyorum. İnsan üzerindeki siyasal baskıların, insan yaşamına olan müdahalelerin ne denli olumsuz etkilediği bilinir. Bunu, burada daha iyi gözlemliyorum. Bunlar insanı sağlıklı düşünmekten ve sağlıklı yaşamaktan alıkoyar.

Sabah ezanı ile başlayan hayatın ne kadar dingin, sağlıklı ve huzurlu olduğu ortada. Eskiler: "Rızkın bereket kapıları tan ile açılır, güneşin doğuşu ile kapanır" derlerdi. Bu hayatın ve yaşamanın bir çabasıydı. Şimdilerde hayatı eski ve yeni ile tanımlarken eski ile yeni arasındaki farkın belirginliğindeki ayrıntılardan biri de budur. Teyzem, seksen yaş sularında, ben yazımı yazarken çapasını alıp bostana indi. Bu da hayatın bir doğası. Onun hayat bilinci bunu gerektiriyor. Öteden beri de böyledir.

İslâm düşüncesi hayatı güzellikler ve iyilikler üzerine kurar. Millet olarak başka milletlerle olan farkımız budur. Sabah namazı ile hayata başlamak doğal bir bilinçtir. Namaz ise bütün unsurlarıyla hayatı diri tutuyor. Sabah ezanı olgusu bu bütünün bir parçası. Sabah ezanıyla birlikte camiye gidip gelişteki an içinde ne çok şey düşünülür ve yaşanılır. Hemen her kuşun ötüşü, özellikle sabah kuşu diyebileceğimiz bülbülün ötüşü hayata bambaşka bir anlam katar. Doğa bilimcilik önemlidir, fakat insan için en önemlisi hayat bilimcilik olmalı. Kuşların karşılıklı ses verişleri doğanın bir senfonisi. Bülbüller tan vaktiyle birlikte ötüp durdular. Belli zaman sonra görevleri bitmiş gibi sustular. Diğer kuşların ötüşü ise ondan sonradır. Güneş, köyün üzerine doğru gelmeye başlayınca beslenen hayvanların sesleri duyulur, eşekler anırır, büyük baş hayvanlar böğürür. Köpekler onlara eşlik eder.

Bu derin sessizlikte kuşların ötüşü içli bir müzik sesi gibidir. Tedirgin edici hiçbir yanı yok. İnsan kulak verme duygusunda. Bir zaman sonra bülbüller yeniden ötmeye başladılar.

Dede ocağını yeniden şenlendirmiş olmanın hazzı bir başka. Bu sütunun okurları İsmail Hakkı [Haksal] Efendi yi de iyi kötü biliyor ve tanıyorlar. Cönkünden bir hayli beyit ve şiir naklettik. Cönkteki şiirlerin ağırlığını bülbül, gül ve sevgili oluşturuyor. Sevgililer sevgilisini

Hayat bir anlamlar bütünlüğüdür.

Kent insanı yoruyor, bunaltıyor, eziyor. Kısa bir zaman da olsa ondan kurtulmanın ve hayata anlam katmanın duygusu içindeyim.

Biz de bu sabaha bülbül sesleriyle başladık. Umarım bir dönemi böyle yaşayıp yorumlayacağız.