Fetihler, seferler, eylemler, üretimler ve zaferler ayı, "Ruhumuzun en tabii şeyhi" olan Ramazan ayı geldiğinde istisnasız herkesi bir sevinç kaplar. Öyle ya, Hz. Ömer’in "Ramazan’ın gelişine sevinmek imandandır." sözü, dediklerimizin dayanağı konumunda. İşte her sene bu mübarek misafir gelince en az onun gelişi kadar sevdiğim Üstat'ın kaleminden, bu ayın manasını daha iyi kavrayıp bereketli geçirmemiz için yazılmış "Samanyolu’nda Ziyafet" kitabını şiddetle tavsiye etmeden önce, iştirakimizin daha kuvvetli hâle gelmesi için beraber bir fragman oluşturalım.

Üstat'ın kendine has olan sade ve tek renk kapak tasarımıyla Diriliş Yayınları’ndan çıkan bu eser sürekli baskı sayısını artırmakta, özellikle Ramazan ayında daha çok satmaktadır. Muhteviyattaki yazılar Sezai Karakoç’un; Yeni İstiklal, Yeni İstanbul, Diriliş, Büyük Doğu, Babıâli’de Sabah, İslâm Düşüncesi, Millî Gazete gibi dergi ve gazetelerdeki yazılarının derlenmesiyle oluşup sonunda da "Ramazan’ın Aynasında Hayat" isimli müstakil bir yazıyla son bulmaktadır.
Daraldık Yâ Rabbi
"Uzun süren bir kuraklıktan sonra, dudakları çatlamış toprağından ötürü ellerini göğe kaldırmış çiftçi için birden boşanan yağmur neyse, biz Müslümanlar için gelen oruç da budur. Bu 20. yüzyıl sularında Müslüman, kültür alanında da ekonomi ve maddi duvara dayanmış bir savaşçıdan farksızdır." Üstat 20. yüzyıl diyor ama 21. yüzyılda pek de değişen bir şey yok; aksine buhranlar şiddetini artırarak hücum etmekte üzerimize. Tam da bu esnada bir annenin merhametinden katbekat daha merhametli olan, merhametini tahayyül bile edemeyeceğimiz büyüklükte olan Allah’ımız, daralan gönüllerimize inşirah olsun diye mübarek ayını misafir gönderiyor.
Depreme önlem alıp fiziki taşların yıkıcı etkisinden mümkün olan en az zararla kurtulmayı hedefleyen insanlık, neden yıkılmaya yüz tutmuş ve en ufak sarsıntıda belki de göçecek ruhumuza bir önlem almıyor? Üstat da bu konuyu şu şekilde ifade ediyor: "Bir ev nasıl yılda bir temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir, yani yeni yapılmış hâle getirilirse, bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister."
Senin Süleymaniye’n neresi?
"Sonra kocaman bir öğle, boş bir öğle ele geçer ki bunu Anadolu vilayetlerinde Ulu Cami'ye, İstanbul’da da Süleymaniye’ye ayırabilirsiniz. Ya da Sultanahmet’e, Yeni Cami’ye. Cami ile artık öteye girmiş, mutlak şartlanmışsınızdır." Sezai Karakoç için Süleymaniye’nin ayrı bir yeri vardır. Dinginleşen Ramazan ikindileri ve ruhumuzun en mutena yerini kaplayan boş öğle vakitleri için bir nevi Hira görevi görür Süleymaniyeler, Ulu Camiler. Amaç kendi içine dönmektir. On bir ay boyunca her şeyinle içine karıştığın şu dünyadan uzlete göç etmek demektir. Artık düşünce çakralarını açıp kendine bir gönül inşa etmen lazımdır bu ulvi mekânların ulvi vakitlerinde.
"Ve Müslüman, içinde tam teşekküllü bir Süleymaniye, ölüme geçer." Süleymaniye öyle es geçilecek bir yer asla olamaz. Yahya Kemal bile "Süleymaniye’de Bayram Sabahı" derken hissedilen o kutsal ruhtan dem vuruyor.
Hazine gibi bir gece
Uzun süredir birçok âlimin Ramazan’ın hangi gecesine denk düştüğü üzerinde tartıştığı o altın gece, bu gökyüzü ziyafetinin en lezzetli anıdır. Anadolu irfanı yani eskiler boşuna dememiş; "Her geceyi Kadir, her geleni Hızır bil" diye. Bu gecenin hangi zamana denk geldiğini tartışıncaya kadar her anı hazine bilmek, her yeri sanki hazine üstündeymiş gibi ezberlemek gerekiyor. Üstat, bu duruma daha ustaca bir yorum getirerek tartışmayı noktalıyor bence.
"Kadir Gecesi, hangi gecede bulunduğunun kesin bilinmezliğiyle biraz da öbür gecelerin içinde değil midir? Öbür geceleri bir projektör gibi aydınlatmıyor mu? Kadir Gecesi'nin gizli olması gerektir; çünkü açık ve seçik bir gecenin kutsallaştırılması, Allah’tan başka Tanrı tanımama dini olan İslâm’a uymazdı. İslâm, değil bir insanın, bir gecenin bile putlaştırılmaması için gerekli temeli atmıştır."
Kan içindeki ümmet ve bayram tasavvuru
Başta ifade ettiğimiz gibi, Üstat bu yazıları 2000 öncesi zamanlarda kaleme alıyor. Onun için yazılarda geçen ifadelerin de o dönemden izler barındırması gayet normal bir durum. Ancak bir olgu var ki coğrafyalar ve olaylar değişse de değişmeyen bir şey: Ümmet coğrafyasının kan ağlaması. Aktörler hep aynı, tiyatro hep aynı. Bu acının Ramazan’da ve bayramda sinemize ayrı bir batması ise tarif edemediğimiz bir hissiyattır. Üstat'ın ağıt niteliğindeki şu cümleleri ise kalbimize kurşun gibi saplanıyor:
"Gereğince üzülmüyoruz, ne de olsa bayramdır diyoruz. Gereğince sevinip neşelenmiyoruz; gözlerimizin önünde İslâm âleminin her tarafındaki trajik levhalar canlanıyor. Haykırarak ağlamalı mı bayram gününde? Bu da olmaz. Çünkü bayramın da bir hakkı var üzerimizde."
Sonuç olarak Ramazan’a ulaşmak da bir nasip işidir. Bu nasibi ne ölçüde değerlendirdiğimiz ise hepimizin irdelemesi gereken bir mesele…
Yazar: Necmeddin Ali Yılmaz




