Çocuklarımızı ellerinden tutup camiye götürmek, caminin manevi havasını teneffüs ederek orada oyunlar oynamalarını sağlamak lâzımdır. Cami ile kalbi ve ruhi bağ kurmaları için bu çok mühimdir. Nitekim 7 yaşından itibaren çocuklarımızı namaza alıştırmamız gerekir. Bunun için evlerimiz ailecek cemaatle namaz kılanan yerler olmalıdır. Bu çocuklarımızın önünde bir rol model olacaktır. Çocuklar anne ve babalarının izlerini takip ederler. Aynı zamanda çocuklarımızın Kur'an'ı öğrenen ve öğreten bir nesil olmaları için Kur'an öğrenimlerine de küçük yaşlardan itibaren başlamak gerekir. Atasözümüzde yer alan ağacın yaşken eğileceği sözünü hatırımızdan çıkarmamamız gerekir. Zira ergenlik dönemi ile birlikte gençlik dönemine adım atan çocuklarımız ergenlik dönemindeki duygu değişimleri ile birlikte çocukluk dönemindeki gibi anne-babalarının sözünü dinlemesi zorlaşabilir. Gençlerin ergenlik dönemi ile mükellefiyetleri başlamaktadır. Namaz mükellefiyeti, sevap kazanma, günahlardan kaçınma gibi vazifeler gençlerimizin akil baliğ olması sebebiyle sorumluluğundadır. İşte bu gençlik dönemine çocukluk döneminde hazırlığın yapılması, evlatlarımızın önce ahlak ve maneviyat şuuruyla gençliğe adım atması ve namaz ehli olması için gereklidir.
Gençlik dönemi insan hayatında çok mühim bir dönüm noktasını teşkil eder. Ergenliğe giriş ile birlikte gençler için anne-babalarının telkinlerinden ve sözlerinden çok dışarıdan, arkadaş ortamından gelen telkinler ve sözler daha önemli hâle gelebilmektedir. Aileler gençlerimizin hangi arkadaşlarla ve arkadaş ortamlarında bulunduklarını bilmeleri ve takip etmeleri lazımdır. İnsan en çok görüştüğü beş arkadaşının ortalamasına benzer. Evladımızın arkadaş seçimine yardımcı olmamız lazımdır. Bu gençlerimizin hayatını yakından etkileyen bir durumdur. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav): “ Kişi dostunun dini (ahlâkı) üzeredir. Öyle ise sizden biriniz kiminle dost olduğuna iyi baksın. (kiminle arkadaşlık kuracağına iyi karar versin.)” (Ebû Dâvûd, es-Sünen, “Edeb”, 19; Tirmizî, es-Sünen, “Zühd”,45.) buyurmuştur.
Eskiler; "Evvel refik ba'de't-târik.", yani “önce yoldaş, sonra yol” demişledir. Arkadaş yoldaştır aynı zamanda. Evladımızın gençlik dönemini beraber geçirdiği yoldaşı olan arkadaşının istikameti yanlış istikameteyse hem yolunu hem de istikametini kaybedebilir Allah muhafaza. O yüzden gençler yoldaşı olan arkadaşlarını iyi seçmelidirler. Atasözümüzde geçen ifadeyle nasıl ki üzüm üzüme baka baka kararıyorsa, gençlerde arkadaşlarının haliyle hâllenir, davranışını kendi hayatında örnek alır. Eskiler hâl sâridir, demişlerdir. Yani hal bulaşıcıdır. Öyle ki kişinin dinine de, dini yaşamasına da şüphesiz etki eder. Öyleyse evladımızın kimlerle arkadaşlık yaptığına dikkat edelim.
Günümüzde ne yazık ki içki, kumar, madde kullanımı, ahlahsızlık, fuhşiyat ve benzeri her türlü kötülük kötü arkadaş ortamının etkisiyle gençlerimizi esir almakta ve zehirlemektedir. Bu sebepten anne-babalar olarak arkadaş seçiminde yapabileceğimiz en mühim işlerden birisi de evladımızın ahlak ve maneviyatını muhafaza edebileceği, salihlerle, salih gençlerle arkadaş olabileceği ortamları arayıp bulmak ve bu ortamlara dahil etmektir. Bu ortamlarda yetişen gençlerimiz helal dairede eğlenip haramlardan uzak durarak gençliğini Allah yolunda geçiren karakter ve şahsiyet müminlerden olacaklardır İnşaAllah. Eğer ki böyle bir arkadaş ortamı bulamadıysak yine iş biz anne-babalara düşüyor. Bu ortamları bizim öncülük ederek kurmamız gerekiyor. Sadece kendi evladımız için değil, başta yakın çevremizden başlayarak neslimizi ifsattan korumak için bu ortamları oluşturmamız lazımdır. Akrabalarımızın ve yakın arkadaş çevremizin çocuklarını bir araya getirerek sabah namazı buluşmaları, cami buluşması sonrası halı saha maçı, piknikler, kitap okuma halkaları gibi etkinliklerle bu sosyal çevreye öncülük etmek bizlere düşüyor. Neslimizin ihyası için buna ehemmiyet vermemiz icap ediyor.
Böyle ortamlarda yetişen gençlerimiz bulunduğu diğer ortamlarda da ortama uyan değil, ortam kuran gençler olacaklar İnşaAllah. Bulundukları ortamları İslamlaştırıp Allah’ın rızasına uygun olan arkadaş ortamları haline getireceklerdir Allah’ın izniyle.
Devamı gelecek yazıda İnşaAllah…
EĞİTİMCİ/PSİKOLOJİK DANIŞMAN
MUHAMMED ALİ TÜREGÜN
**
KÖKÜN HAFIZASI
İnsan, kâinatın içinde yaşar; fakat çoğu zaman onun dilini unutmuş gibidir. Oysa tabiat susmaz. Rüzgârın uğultusunda, dağların vakur sessizliğinde, nehirlerin akışında ve toprağın bağrını yaran küçücük bir tohumda aynı hakikat tekrar tekrar söylenir. Kâinatın büyük kitabı tek bir cümleyi farklı harflerle yazar: Varlığını sürdürebilen her şey, özüne doğru yürür.
Bir çekirdek toprağa düştüğünde karanlığı mezarı sanmaz. Toprağın bütün ağırlığını omuzlarında hisseder, taşa çarpar, kayaya rastlar; ama yönünü değiştirmez. Çünkü bilir ki yukarıda güneş, aşağıda su vardır. Yaşamak için ikisine de ulaşmalıdır. Köklerini derinlere salar; bazen saç teli kadar ince bir kök, yıllarca süren sabrıyla en sert kayayı çatlatır. Onun kuvveti kalınlığından değil, yönünü hiç kaybetmemesindendir.
İşte tabiatın değişmeyen kanunu budur.
Nehir denizi arar. Ayçiçeği güneşi arar. Göçmen kuş binlerce kilometre öteden doğduğu yuvayı bulur. Arı kilometrelerce uzağa gitse de peteğine döner. Hiçbiri kendisine ait olmayan bir hayata özenmez. Çünkü yaratılış bilir ki özünü kaybeden, varlığını da kaybeder.
Gariptir ki bu kanunu en iyi bilen kâinatın içinde, onu en çok unutan yine insandır.
Kartal serçe olmaya heves etmez. Çınar söğüdün gölgesine imrenmez. Fakat insan, başkasının sesini kendi sesi, başkasının yolunu kendi yolu sanabilir. Başkasının alkışını kazanırken kendi vicdanını kaybettiğini fark etmeyebilir. Modern zamanların en büyük yoksulluğu da budur: İnsan, kendisinden uzaklaşmayı gelişmek zannediyor.
Hâlbuki çürüme baltanın ağaca değdiği gün başlamaz.
Çürüme, kökün toprakla konuşmayı bıraktığı gün başlar.
Bu hakikat yalnızca insan için değil, medeniyetler için de geçerlidir. Çünkü medeniyet; taşın üstüne taş koymak değil, taşa ruh üfleyebilmektir. Aynı mermeri herkes yontabilir; fakat onu Süleymaniye'ye dönüştüren şey çekiç değil, ruhtur. Aynı surları herkes görebilir; fakat İstanbul'u fetheden bakış herkese nasip olmaz.
Biz medeniyeti ne zaman kaybettik, biliyor musunuz?
Bursa'ya Osman Gazi'nin gözüyle bakmayı bıraktığımız gün...
İstanbul'u Fatih Sultan Mehmed'in ufkuyla seyredemediğimiz gün...
Süleymaniye'nin kubbelerine Mimar Sinan'ın secdesini okuyamadığımız gün...
İşte o gün kaybettik.
Çünkü bir medeniyet önce sokaklarında değil, bakışında çöker. Göz değişince şehir değişir; ruh çekilince geriye yalnızca taş kalır.
Mehmet Âkif'in mısraları bu acıyı tek nefeste özetler:
"Hadi gel yıkalım şu Süleymaniye'yi desen, İki kazma kürek, iki de ırgat gerek. Ancak, hadi gel yapalım şunu geri desen, Bir Sinan, bir de Süleyman gerek."
Yıkmak kolaydır. İnşa etmek ise yalnızca bilgi değil; karakter, sabır, iman, idrak ve istikamet ister. Kökü olmayan insan bina yapabilir; fakat medeniyet kuramaz. Çünkü medeniyet taşın değil, ruhun mimarisidir.
Bugün bize sürekli yenilenmekten söz ediliyor. Daha hızlı olmak, daha farklı görünmek, daha çok tüketmek, daha çok benzemek... Oysa yenilenmek; kendini inkâr etmek değildir. Yenilenmek, kökünü daha derine salabilmektir. Çünkü dallar göğe ancak kökler toprağa sadık kaldığı ölçüde yükselebilir.
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı şudur: İnsan, yükselmenin yukarı çıkmak olduğunu zannediyor. Oysa tabiat bunun tam tersini fısıldar. Hiçbir ağaç göğe yükselerek büyümez; önce toprağın derinliklerine iner. Kökü ne kadar derinse, ufku da o kadar geniş olur.
Öyleyse kendimize şu soruyu sormaktan kaçamayız:
Toprağın altındaki küçücük bir kök, tek damla su uğruna yıllarca kayaları sabırla yarabiliyorsa; göçmen kuşlar bir avuç yuvaya kavuşabilmek için kıtaları aşabiliyorsa; nehirler ömürleri boyunca denizi aramaktan vazgeçmiyorsa...
Biz hangi mazeretle özümüzü aramaktan vazgeçiyoruz?
Çünkü asıl yenilgi bir savaşı kaybetmek değildir.
Asıl yenilgi, insanın kendisini var eden hakikati aramaktan vazgeçmesidir.
Unutmayalım; tarih, köklerini kaybedenlerin yıkılışını yazar, fakat köklerine sadık kalanların medeniyetini çağlar boyunca ezberler. Ve kâinatın değişmeyen hükmü şudur:
Kökünü unutanlar ayakta kalamaz; özüne dönebilenler ise yalnızca hayatta kalmaz, tarihin istikametini de değiştirir.
HAMZA ŞEHMUS TENİL
***
MÜMBİT
Bereketli bir yaz geçiyor, pür-neşe âlem
Ben nasıl gülünür bilmiyorum
Yaşamak hayaliydi ölümün içinde öldürdüklerimiz,
Eksildikçe artan tek şey biziz, ömrümüzün eşref saatinde.
Kapandıkça gözlerimiz,
Hayaller karışıyor bîdar halimize,
Rüyamızda bile doğuruyor o dişli domuz,
Uyanmak olmamalıydı sonumuz.
Dünyaya barış getirecek siyasetbazları dinlemekle kirleniyor kulaklarımız,
Makam sevdası, menfaat sevdası bir yelken tutturmuş gidiyorlar,
Tertemiz İslam'ı pespaye oyunlarına alet ediyorlar.
Dün kapımızın iti, atımızın biti olanlar,
Bugün sırmalı libaslara bürünüp serpilmişler.
Vah ki gömleğimiz yama tutmuyor,
Eritmiyor ateşimiz bu zalim demiri,
Korkutmuyor sayhamız kuşatan zehiri,
Kükreşimiz korkutmuyor düşman dağlarını,
Süleyman mührü nâ-mahrem ellerde,
Yıkanıyor o kirli eller, derelerde, pak sularımızda,
Tahta kuruları kemiriyor seccademizin saçaklarını,
Kubbelerimiz beklerken o kutlu sedaların şafaklarını...
Saklamışız, küf tutmuş yeri sancağımızda,
Yalnız o lekedir tek eksiğimiz, ukdemiz kursağımızda.
Bir meşale yansa, mahfî bir meşale evlerde,
O ateşin ucunda çer çöp olmaya talibiz bu demlerde.
Şimdi keskin bir bıçağa kaymış elimiz,
Kessen damarlarımızı, şırıl şırıl iman akacak, sönmeyecek ferimiz.
Lakin kessen damarlarımızı,
Akacak...
Hırçın hırçın öfkesiyle yere basan o cılız at,
Bir gün deli taylar doğuracak, yıkılacak bu saltanat!
O gün hakikati bir tek biz bileceğiz,
İnanın çocuklar, biz ağlama duvarının önünde güleceğiz!
MEHMET EMİN GÜLİCEM
****
GÖKLER ŞAHİT
Bir derdim var, gözümde yaşla yanar,
Sokaklar sessiz, kalbim hüzün dolar.
Bir çocuk düşerken, ellerim bomboş,
Gökler şahit, bu kalbim her an kanar.
Derdim var, kimselere anlatamam,
Dermanı bende değil, hiç susamam.
Küçücük yavrular yitip giderken,
Gökler şahidim olsun, ben susamam.
Derdim birdir, bu ümmet neden uyur?
Sözde kardeş, sadece bakar durur.
Hep kınamadandır bu onca gurur,
Gökler şahittir, ben asla duramam.
Bir derdim var, secdelerde büyüyen,
Gözyaşıyla yere düşüp yeşeren.
Ya Rab! Bu derdim şahitliğim olsun,
Gökler duysun, bütün dünya duymazken.
Derdimiz çok, bir tek Rabbimiz bilir,
Gönlüm yanan kor ateşler gibidir.
Kurtuluş yakındır, bakın çocuklar!
Dertle doğanlar, sabırla dirilir.
AHMED EMİN SOLHAN
***
NE OKUYALIM?
BİSMİLLAH
Eğitimci, yazar Muzaffer Aktürk'ün kaleme almış olduğu " Bismillah" isimli roman her zaman ve her yerde besmele ile başlamanın, yol almanın nasıl olacağını bizlere eşsiz üslubu ile anlatıyor. Roman bize diriliş, şehadet ve teslimiyet gibi kavramları gönlümüze dokunan anlatımıyla âdeta bizlere yaşatıyor.
Romanın arka kapak yarısından bir kesiti sizlerle paylaşmak istiyoruz: " Bu kitap, hayatın her anına "Bismillah" ile başlayanların hikâyesi...Gönlünü Allah'a bağlayanların, adımlarını emanete dönüştürenlerin, dünyaya kapılmayıp sonsuzluğa hazırlananların yolculuğu. Bir genç... Bir derviş kaptan... Bir kitapçı dükkânı... Bir yayla...
...ve sonunda şehadetle mühürlenen bir besmele... Besmele, sadece bir söz değil. Bir teslimiyet. Bir diriliş. Bir hatırlayış: O'nun adıyla başlayan, O'na varır.
Bu sayfalarda dostluk var, emanet var, tefekkür var, gözyaşı var. Nefsin çığlığı, kalbin duası, davanın ağırlığı var. ...ve sonunda Rabbine gülümseyerek yürüyenlerin hikâye değil, hakikat dünyası...Eğer kalbin "Bismillah" demeye hazırsa, bu yolculuk tam senin için. Her kelime, her adım, her nefes "Besmele" ile..."
Yazar: Muzaffer Aktürk
Yayınevi: MGV Yayınları
Sayfa Sayısı: 168
DİL VE İŞGAL
Gazeteci-yazar Taha Kılınç’ın kaleme almış olduğu “Dil ve İşgal” isimli eser modern İbranice’nin doğuşunu anlatmaktadır.
Kitap dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış vaziyette yaşayan ve farklı dilleri konuşan Yahudileri ortak bir konuşma diline kavuşmalarıyla Filistin’deki işgalin daha sistematik hale geldiğini ve hızlandığını akıcı bir üslupla anlatmaktadır.
Eliezer Ben Yahuda isimli dilbilimci yahudinin 1881’den 1922’deki vefatına kadar İbranice üzerine çalışmış, eski zamanlarda yer almayan bisiklet, enerji, bakteri gibi yeni kelimelerin ibranice dili için karşılıklarını üreterek ardında 17 ciltlik dev bir İbranice sözlük bırakmıştır.
Eliezer Ben Yahuda kendi evinde İbranice’den başka bir dil konuşmasını yasaklamıştı. 1882 yılında doğan oğluna çocuğuna doğumundan itibaren İbranice konuşturdu. Böylece oğlu modern zamanlarda ana dili İbranice olan ilk çocuk sıfatıyla tarihe geçti. Yahudiler bu şekilde tarihe karışmış olan dillerini canlandırırken biz ise kendi dilimiz olan Türkçemizi günden güne kısırlaştırmışız. Her yeni basılan sözlüğümüzde kelime sayımız budanmış ve azaltılmıştır. 40-50 sene önce basılmış kitapları okurken sözlük kullanmak durumunda olmamız ne acıdır. Bu kitapta bu ve bunun konularda bizleri araştırmaya ve tefekküre sevk edecek çokça mesele okuyucularını beklemektedir.
Yazar: Taha Kılınç
Yayınevi: Ketebe Yayınları
Sayfa Sayısı: 144





