Bir milletin varlığının görünümü bilinçli durumu ve aktifliğiyle belli olur. Sürekli bir gelişim içinde olur. Bunu üreten ve hayata katkı sağlayanlar gerçekleştirirler. Üretenlerin tembelliğinden söz edilemez. Belki yorgunlukları, kısa süreliğine yılgınlıkları da olabilir ancak bu geçicidir. Köyde ziraat, hayvancılık yapanlar, fabrikalarda çalışanların hayatını yaşamış olanlar iyi bilirler. Kısa bir kestirme ve dinleme ile yorgunluklar giderilebilir. Yeter ki zihinsel yorgunluklar olmasın.

Üretenlerin gözü sürekli olarak yarındadır. Yarın yapacağı iş planındadır. Çünkü hayatın hızı onu zorunlu kılar. Bunlarda insana bir başka canlılık verir. Sürekli uyanış hâlindedir.

İbadet edenler, özellikle de namaz kılanlar bir vakitleri aksadığı zaman tedirgin olurlar. Bu bir aşk hayatıdır, bir tutkudur.

İşine, ailesine, çocuklarına, yakınlarına, ülkesine, milletine tutkusu olanların tek derdi yarınlarıdır. Yarınlarının verimli olması için anı ve zamanı iyi değerlendirmek gerekir.

Günümüz kapitalist sisteminde insanın özgürlük alanı yoktur. Kendine bağımlı kılar. Bağımlılık insana kölelik ruhunu getirir. O sadece, patronun, işverenin arzuladığı verimlilik için yaşar. Kendisi ve geleceği için değil. Bu, öyle bir durum alır ki sadece hayata tutunmaya bakar. Patron derken yabancıların istilâsından söz ediyoruz.

İnsanların yakındığı dengesizliklere karşı bir direniş gösterebilmeleri için öncelikle kendileri olmalarıdır. Kendilerinin kendileri için ürettiklerinin bir anlamı ve değeri vardır.

Küresel ve çok uluslu kuruluşlar bir ülkeyi, toplu denetim altında tutmasının tek koşulu onların özgürlüklerini ellerinden alması, kendilerine tabi olan bir insanlığı tutmasıdır.

Bir önceki yazımızda tütün üretimindeki açmazlarda görmüştük. Sadece bunu tütün üretimiyle sınırlamak ne kadar doğrudur. Şeker fabrikaları özelleştirildikten sonra üretim onların kendi arzularına göre olduğundan iş alanları daraldı. Anımsarım, Elazığ’da şeker fabrikası vardı. Mevsimi geldiğinde tarlalarda şeker pancarı üretimi yapılırdı. Yol boyunca pancar yığınları görülürdü. Şeker pancarının üst pancarları, üretime girdikten sonra küspeleri hayvanların başlıca yemleriydi. Bir yandan sanayi üretimi varken bir taraftan ziraat, diğer taraftan da hayvancılık birbirine koşut bir gelişme içindeydi.

Bir millet kendisine ait olmayan fabrikalarda işçi ve köle gibi çalışıyorsa, ancak onun kırıntılarından yararlanır. Kimi alanlar ise hayata kapalı hâle getirilir.

Çok eski değil bundan yirmi yıl önce Kars ve Ağrı bölgesindeki gezimiz sırasında sadece Kars’ta beş milyon dolayında büyükbaş hayvandan söz edilirdi. Şimdiki veriler ne durumdadır bilemiyoruz.

Bir millet kendi kendisi değil ise onun ruh dinginliğinden söz edilemez. Kendi topraklarını, fabrikalarını, maden ocaklarını yabancılara terk edenler köle ruhludurlar. Onlar bir milletin kendisi olması yerine kullanılabilir insanlar sürüsü hâline dönüştürürler.

Bir milletin uyanışı öncü ve bilge insanların yol göstericiliği ile olur. Siyasette ve düşüncede ruhen bağımlı hâle gelenlerin yapabileceği bir şeyi yoktur. Kitleleri uyutma veya uyuşturma yöntemlerine başvururlar. Bunda da başarılı olmaları için medya ve reklâm aracı olarak kullanırlar. Uluslararası güç bunun da bir yol ve yöntemini bulur. Bunlara karşı kendi güçlerini birleştirmeyenler teslim olmaktan başka bir seçenekten söz edemezler.

Ruh dinginliğinin temel koşulu bilinçtir. Bilincin çok yönlü işleyişiyle ilgilidir. Manevi bilinç Hakikat üzere ise ancak karşılık bulur. Maneviliğin de kölelik için bir araç olarak kullanılması tehlikenin en büyüğüdür.

Bir milletin uyanışı insanlığın kurtuluşu için olan bir idealin, ülkünün varlık bilincidir. İslâm medeniyet düşüncesinin ve ruhunun yabancılığa adaptesi, kullanılması en büyük ihanettir.

Bir Müslüman Peygamberini örnek almıyorsa söyledikleri ve yaptıkları boş bir oyalanmadan ibaret olur. Aşk dilini yitirenler başkalarının şarkılarını söylerler.