Türkiye, Ortadoğu tarihinde yaşanan krizlerin en ağır bedellerinden birini ve belki de bir ilki kendi sınırları içerisinde Reyhanlıda yaşadı; 50ye yakın ölü, 150 civarında yaralı. Bu sayılar daha da artabilir. Nitekim gayri resmi rakamlar, özellikle de yaralılar boyutunda çok daha farklı şeyler söylüyor.

Bu farklılıklar kendini patlama sayısı ve şeklinde de gösteriyor. Örneğin, ağırlıklı olarak 2 patlamadan bahsedilirken bunu 3 ya da 4 olarak zikredenler söz konusu. Aynı şekilde bu patlamaların sınırın öteki tarafından gönderilen füzelerle gerçekleştirildiğini iddia edenler de var. Resmi açıklamalar daha çok Esadı ve onun istihbarat teşkilatı El Muhaberatı işaret ederken, diğer taraftan bunu gerçekleştirenler Suriyeli muhaliflerdir (ÖSO, el Nusra ve hatta Suriye PKKsı) diyenlerin sayısı da az değil.

Açıkçası mevcut konjonktür-atmosfer buna fazlasıyla müsait. Özellikle patlamalar öncesi Reyhanlıda yaşanan, "yerel halk-mülteciler çatışması" boyutunda sahnelenmeye çalışılan bir takım gelişmeler boyutuyla...

Dolayısıyla, bombalar kadar iddiaların da havada uçuştuğu, hatta bunların toplumsal bazda çok daha derin etkiler meydana getirdiği bir süreçten geçiyoruz. Bu noktada patlamalar sonrası halkın gösterdiği tepkiyi göz ardı etmemek gerekiyor. Örneğin, patlamaların hemen sonrasında galeyana gelen halk kimin istifasını istedi Bu soruya verilecek cevap birçok açıdan önemli, özellikle de hükümete karşı duyulan "güven" itibarıyla...

Bunu sadece 3-5 kişinin tepkisi olarak görmek, bundan sonra oluşabilecek çok daha büyük çaptaki yerel krizlere daha güçlü bir zemin hazırlamaktan başka bir anlam taşımamaktadır. (Arzu edenler, bu hususla ilgili olarak ülke çapında bir kamuoyu çalışması gerçekleştirebilirler. O zaman ne demek istediğimizi daha net anlayacaklardır.) Dolayısıyla, ortaya çıkan tablo (bir provokasyon da olmuş olsa), kötü kriz yönetiminde ciddi bir zemin kaybına işaret etmektedir.

Bilinmelidir ki, kendi kamuoyunu ikna edememiş hiç bir iktidarın bu tür krizleri uzun süreli yönetmesi ve başarıya ulaşabilmesi mümkün değildir. Kısa vadeli körlüklerin, orta-uzun vadede çok daha büyük depremlere yol açma olasılığı, özellikle de bu coğrafyanın bilinen bir gerçekliği olarak bir kez daha karşımıza çıkmaktadır.

Bundan dolayı, söz konusu bombalı saldırı, ilk somut hedefine ulaşmış bulunmaktadır: "Panik" ve "kontrol dışı reaksiyonlar" ve pek tabi ki izlenilen politikada "bumerang" etkisi. Bu da hiç kuşkusuz "çaresizlik" ve "iflas" demektir!

Uzayan kriz, bu noktada gerek "genişleme" gerekse de "derinleşme" boyutuyla Türkiye açısından çok daha büyük risk ve tehditler anlamına gelmektedir. Türkiyenin iç ve dış politika bağlamında içine düşürüldüğü çıkmazlar, sistematik bir şekilde oluşturulan "kara delikler" çok boyutlu bir bataklığa işaret etmektedir.

Suriyeli mülteciler üzerinden hükümetin ve bu bağlamda Türk dış politikasının açık bir şekilde hedef alınmaya başlaması, bundan sonraki süreçte Ankaranın işini daha da zorlaştıracak gibi görünmektedir. Nitekim Şubat 2013te meydana gelen ve 14 vatandaşımızın hayatını kaybetmesine yol açan Hatay-Cilvegözündeki sınır kapısı sonrası eylemin şehir merkezinde gerçekleştirilmiş olması, bundan sonraki sürece yönelik olarak çok önemli bir sinyal vermektedir.

Bu sinyal, söz konusu bombalı eylemlerin lojistik-istihbarat boyutunda geldiği aşama ve eylem kapasitesi itibarıyla Türkiyenin çok daha farklı noktalarında gerçekleştirilebileceğine yönelik oldukça ciddi bir gözdağı anlamına gelmektedir. Bir diğer ifadeyle, Türkiyenin Suriye krizindeki tutumu, bundan sonraki süreçte eylemlerin çapını ve adreslerini büyük ölçüde belirleyeceğe benzemektedir...

Nitekim birçok kesim tarafından "Ortadoğuya Hoşgeldin Türkiye" şeklinde verilen bu gelişme, hiç kuşkusuz bu takdim boyutuyla bile fazlasıyla düşündürücüdür! Dolayısıyla, "ikinci güçlü ihtar" olarak da adlandırılabilecek bu hususun vermeye çalıştığı çok boyutlu mesajı doğru okumamız ve ona göre analizler yapmamız gerekmektedir. (Arzu edenler, ilk mesajla ilgili olarak kaleme aldığım 14 Şubat 2013 tarihli "Hatayda İstihbarat Bombaları" başlıklı yazıma bakabilirler.)

Sözün özü, matruşkalaşan Suriye krizi boyutuyla Türkiye bu son patlamalarla artık farklı bir boyuta sürüklenmiştir. Bu boyut, Türkiyenin öngörülerinden çok daha farklı bir geleceği bünyesinde barındırmaktadır. Arap Baharını "Büyük Türkiye Projesi" bağlamında bir fırsata çevirmeye çalışan ve kendisini zamansız-gereksiz bir şekilde "Yeni Ortadoğunun Hamisi/Sahibi" ilan eden Ankara, adeta gelinen aşama itibarıyla bunun bedelini ödemeye zorlanmaktadır.

Türkiye, bu "kirli savaş"ta "kaypak ittifaklar" gerçeği ile daha yeni yeni yüzleşmeye başlamıştır. Dolayısıyla, Türkiye Ortadoğu gerçeği ile "yerel-bölgesel-küresel" bazda daha yeni tanışıyor desek, aslında çok da yanılmış olmayız.

Nasıl mı Bir sonraki yazımızı bekleyin...