Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden kurtuluş olan Rahmet ayı Ramazan-ı Şerif’in kurtuluş safhasındayız. Rabbim tuttuğumuz oruçları dergâhı izzetinde kabul-ü karin eylesin. Âmin. 

Günümüzde böylesine insanlara manevi bir iklim bahşeden rahmet ayı Ramazan içinde, toplumun sosyal yaşantısına bakarak gün olmuyor ki, insanlar “ne iyi ki görmüyorsun, caddede sokakta, çarşıda pazarda olan rezaleti, aymazlığı, ahlaksızlığı görmüyor ve de huzursuz olmuyorsun” diyorlar. Hatta tesettürlü olup da oruç yiyen bayanları bile bana anlatıyorlar. Gerek bu hakikatlerden ve gerekse âcizane benim yaşadığım tecrübelerden, zaten görmemenin artık bizim için bir nimet olduğunu bu vesile ile bir kere daha müşahede ettim.

Engellilerin engelinden ötürü küçük ve hakir görülmesi, geçmiş cahiliye toplumlarında vuku bulan bir durumdur. Şimdi ise kültürlü toplumlar, özellikle de manevi ilimle müşerref olan toplum kesimleri engel’in, engelli kişi için bir artı değer ve de bir nimet olduğunu düşünmeleri gerekir. Kaldı ki, Asr-ı Saadet döneminde kendisi de ama olan Abdullah ibniÜmmüMektum, Efendimizin (S.A.V.) çok kıymet verdiği sahabelerden biriydi. Eğer isteseydi Efendimiz (S.A.V.) bir dua eder ve gözlerini açtırabilirdi. Ama bunu yapmamış. Demek ki görmemek görmekten daha hayırlı imiş. Öyle ise biz de O Peygamberin ümmeti olarak bunu kendimize rehber edindik.

Engel insan için bir kader olgusudur. İman etmiş insanlar için bu durum anlaşılır ve kabul edilir bir husus. Lakin kadere inanmayan engelliler, engellik durumunu birilerinin hatasından kaynaklandığını düşünüyor. Onun için de hayatlarında mutlu ve huzurlu olamıyorlar. Ancak mutluluğu bulabilmeleri için kadere iman etmek ve Yaradan’ın hikmetini görmek mecburiyetindedirler. Ama nasıl olacak bu? O zaman onlara imanı, itikadı anlatmak gerekir. Bu da din görevlilerinin, hatta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın asli görevlerindendir.

Bu hususta manevi birikimi çok olan ve bunu da hayatına yansıtan halk ozanlarımızdan birisi şöyle bir söz söylemişti;

“Ben ayağımın önünü göremem, ama karşı dağın arkasını görürüm” dedi ve biz de ona, “Bu çok iddialı bir söz” deyince, sözünün arkasında durarak görüşünde ısrar etmişti.

Engelli artık bu noktaya gelmişken, camilerde vaaz hocaları cemaate, bir âmâ’yı kırk adım götüren cennete gider, diye anlatması, sadakaların, fitrelerin engelliye verilsin gibi engelliyi aşağılayan, küçük düşüren bu tür mesajların artık günümüzde olmaması gerektiğini her sorumlu insanın bilmesi gerekir. Engelli başkalarını cennete götüren bir argüman gibi görülmemelidir. Bütün toplumun bunu böyle bilmesi ve ona göre davranması gerekirken, meseleye bir de anlatacağımız olaydan bakalım;

Camii cemaatinden birisi dinlediği vaazda yukarda belirttiğimiz gibi, bir âmâ’yı kırk adım götüren cennete gider, diye duymuş. Ankara Kızılay Meydanı’nda rastladığı bir görme engelliye, “Nereye gidiyorsun?” diye sormuş, o da, “Sakarya Caddesi’ne” demiş. “Hadi gel götüreyim” diyerek kolundan tutmuş, yürürken başlamış saymaya. Kırkıncı adıma gelince bırakmış. Engelli de, “Daha gelmedik ki” demiş. “Efendim, kırk adım götüren cennete gidiyormuş, benden bu kadar” demiş. Bizim pratik zekalı görme engelli de, “Bir dakika, evet bir görme engelliyi kırk adım götüren cennete gidiyor ama yarı yolda koyan da cehenneme gidiyor” demiş. Bunun gibi daha nice enteresan yaşanmış hikâyeler var.

Bütün bunlara bakılarak toplumun hem de bu mübarek ayda kendine göre ders çıkarması gerekmez mi? Elbette gerekir. Çünkü engelliler sağlıklı insanlara şükür ayetlerini hatırlatıyor.

Rabbim bizleri şükürden, zikirden, fikirden ve itikattan ayırmasın. Âmin.