İslam kaynaklarında, doğal olarak, günlük kullanımda da “Eflatun” şeklinde söylenen ve yazılan Antik dönemin ünlü, ama asıl önemli filozofu Platon (M.Ö. 427-347), hocası Sokrates’in (M.Ö. 468-400) ahlâk anlayışını temel alarak “Devlet” (Politea) adlı eserinde tartışmıştır. İnsanın, bireyin, kendi başına erdemli, ahlâki olgunluğa ulaşabilmesi için, aynı zamanda toplumun ve onun bir bakıma teşkilatlanması demek olan devletin de erdemli olması gerekir. Devletin erdemli olabilmesi demek, yöneticilerin, onu koruyanların, kısacası onun yetki verdiği ve sorumluluk yüklediği kişilerin, aynı zamanda kuruluş ve kurumların birtakım ahlâki erdemlere dayandırılması demektir. Bu anlayıştan hareketle devletin evrildiği veya dönüştüğü biçimlerden, yani siyasi rejim türlerinden de söz edilebilir. Aristokrasi, oligarşi, diktatörlük, demokrasi gibi ayrımlara tabi tutulabilir. Ayrıca, bir de “timokrasi/timarşi” şeklinde, aristokrasiyle oligarşi karışımı bir siyasi rejim betimlemesini tartışır.

Genel olarak, Yeniçağ’da, özel olarak da 1789 Fransız Devrimi sonrası süreçte diktatörlük, oligarşi ve demokrasi uygulamalarıyla ve bu dolayımda geliştirilen kuramlarıyla belirgin bir konuma yerleşmişlerdir. Ancak bu rejim türlerinin iç içe geçtikleri, karmaşık bir görünüm aldıkları da sıkça gözlemlenmektedir. Sözgelimi İngiltere demokrasinin “beşiği” sayılır, ama krallık, hem de “Birleşik Krallık”tır. Amerika, daha 19. yüzyılda Fransız yargıç ve siyaset felsefecisi A. Tocqueville’in övgüyle söz ettiği bir “Demokrasi” (Tocqueville,Alexis: Amerika’da Demokrasi, 2 Cilt, çev. Özcan Doğan, Doğubatı Yayınları, Ankara 2015) örneği sayılagelmiştir, ama “Lobiler” olarak adlandırılan oligarşik ya da zümrevi yapıların oluşturduğu bir çıkarlar dengesi bütünüdür.

Peki, bin yıllar öncesinden bakan Platon nasıl betimliyor oligarşiyi. Konuşanlar Sokrates ile Adeimentos’tur:

“-Sonraki devlet şekli oligarşiydi galiba?

-Oligarşi dediğin düzen hangisi?

-Gelir üstünlüğüne dayanan devlet. Zenginlerin yürüttüğü, fakirlerin hiç karışmadığı düzen.

-Anladım.

-Timarşiden oligarşiye nasıl geçildiğini anlatmak istemez mi?

-İster.

-Doğrusu, körlerin bile görebileceği bir geçiştir bu.

-Nasıl?

-Herkesin altınını biriktirdiği gizli çıkın yok mu, timarşiyi yıkan işte budur. Para harcayacak türlü yerler bulurlar ilkin. Rahatça harcayabilmek için de yasaları bozarlar, sonunda ne kendileri sayar kanunları, ne de kadınları.

-Öyle olacak.

-Komşu komşuya özene özene, zamanla, bütün toplum onlara benzer.

-Doğru.

-O zaman kendileri daha zengin, daha zengin olma peşine düşerler, paraya verdikleri değer arttıkça, doğruluğun (yani “adaletin”, İK) değeri düşmeye başlar. Zenginlikle doğruluk (adalet) öyle ayrı şeylerdir ki, ikisini teraziye koydun mu, kefelerin biri hep aşağı iner, öteki yukarı çıkar.

-Öyledir.

-Bir devlette zenginlik ve zenginler baş tacı olunca, doğruluğun (adaletin) ve doğru insanların şerefi azalır.

-İster istemez.

-Evet, ama insan şeref neredeyse oraya koşar, şeref kazandırmayan şeyi bırakır.

-Doğru.

-Böyle yükselmeye, şana, şerefe düşkün yurttaşlar, zamanla para düşkünü, cimri, açgözlü olurlar. Zengini över, beğenir, başa getirirler; fakiriyse hor görürler.

-Bu da doğru.

-İşte o zaman oligarşide başa geçeceklerin sınırını belirten bir kanun çıkartırlar ortaya: Bu sınır belli bir gelir üstünlüğüne dayanır, bu üstünlük ölçüsü de oligarşiden oligarşiye değişir. Belli bir gelire ulaşmamış yurttaşlar, devlet işlerine giremezler. İş buna dökülmez mi sonunda?

-Dökülür elbet.

-İşte oligarşi düzeni de bu.

-Evet ama, nasıl yaşanıyor bu devlette? Onda gördüğümüz kusurlar ne?

-İlk kusur tuttuğu yolda, ilkesinde. Gemileri yürütecek kaptanları bu yoldan seçersek ne olur, düşün? En zengin olan kaptanlık edecek, yoksul bu işi daha iyi de bilse, dümene geçemeyecek!

-Kaptanı böyle seçilen gemi zor yürür.

(….)

-Böyle bir devlet bütünlüğünü kaybeder ister istemez. İkiye bölünür, bir yanda yoksullar, bir yanda zenginler. Aynı toprak üstünde yaşayan bu iki topluluk, boyuna birbirine diş biler.

-Bu daha küçük bir kusur değil, doğrusu.

-Şu tarafına da iyi diyemeyiz: Bu düzenin başındakiler kolay kolay savaşa girişemezler. Halkı silahlandırsalar, düşmandan çok ondan korkarlar; silahlandırmasalar, devlette olduğu gibi savaşta da bir avuç kalırlar. Üstelik bu devlettekilerin cimriliği savaş için para harcamaya engeldir.” (Eflatun, Devlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu-M. Ali Cimcoz, Beşinci Basım, Remzi Kitabevi, İstanbul 1985, s.234-35).