Güldüreceğine inanılarak çerçevelenmiş bu küçük aforizmayı Sabah gazetesi yazarlarından büyük usta Hıncal Uluç’un sayfasından aldık. Alınmayacaklarını umarak, bir kaç kelam etmek istiyoruz, duyduğumuz rahatsızlığa binaen..

Okunduğunda normal şartlar altındaki insanların aklına ilk gelecek fikir, bir dezenformasyon hücumu ile karşı karşıyayım demek olur.

 İnsanların genlerine işlenmiş kutlu İstanbul, en güzel şehir İstanbul bilgilerini ve kanaatlerini pizza ucuzluğuyla imhaya yeltenmeleri acının ilk hissedilen kısmıdır.

Pizzacılara yüz vermeyen şehirlerde nasıl yapmışlardır acaba bu ölçme işini? Pizzacı şehirler ve pizzacı olmayan şehirlerin adları sayılmasa da, hepsini, İstanbul’un çok ilerisindedirler kabulune zorlamalarının acısını da hesaba yazın isterseniz.

Etli ekmek yok, lahmacun yok, her şehrin adıyla anılan pideler yok.. Çünkü onlara yıllardır “kulp” takıyoruz. Ama pizza başka, madem ki gün gelecek AB’li de olacaksak hem..

“Ismarladığımız Pizza” yahut “Pizza Ismarlamak..” Eylemlerine “İstanbul’da” vurgusu boşuna mı? Mecbursunuz yani.. Yoksa siz hala annenizin çöreklerinde misiniz? Eski çoraplarınızı nasıl paspas yaptıysanız, gayri pizzalı yaşamayı da bir düşünün. Yoksa sahiden İstanbullu olmak mı istemiyorsunuz?

Normal şartlar altında dayanmak mümkün değildir bu kadar ısrara, reklama, baskıya, algıya..

İstanbul’u bir pizza şehri ilan etmenin, tescillendirmenin vesikası, kayıt defteri zaptıdır bu “Tebbüsüm”leri. AB dayatması maddeleri sayılmasın. Kahkahalarını şimdi duyun bari..

Senin bu analizini biz çoktan aştık. Hatta nasıl pizzacı olduğumuzu efsaneleştirerek yazılı edebiyatımıza kattık. Gibi itirazları seslendirecek insanlarımıza bir acılık da biz tattırmak isteriz. Kolay kandırılmanın acılığını… Dayanabileceklere yani..

1989 yılında gelmişlermiş. Halk pizzayı sevmemiş.. Tadına bile bakılmadığı es geçiliyor. Sonra 1994 yılında tekrar ve “Ninja Kamlumbağalar” çizgi filmleriyle gelmişler; oyuncak, rozet, kartpostal, defter, kapak, ambalaj sanayilerinden lojistik destekli..

Bu kadar basit midir, pizza nedir bilmeyen ve o ilk gelişi kabul etmeyen ana-babaların çocuklarının kandırılması, yeni dünya firmalarınca..

1989 yılı, hala etkin olan ihtilalci havasına rağmen, başarısız bir ANAP iktidarına rağmen, şehirlerimizin ilan tahtaları sigara içen kovboy resimleriyle donatılmasına rağmen, insanlarımızın yeni işgal türlerine direnebildiği ve umutlarını sürdürebildiği günlerdi.

1994 yılında ise bu ülkede, kayıtsız şartsız kabule yanaşmış insan topluluklarıyla, yeniden bir Türkiye diriltmek sevdasında ve çalışmasındaki Türklerin mücadelesi vardı. Refah Partili belediyelere ve Refahyol hükumetine, ağızları pizza tatlılıları muhalif etmeyi başaranların, ihanetinin anlaşılmasının 20 yıl ötelenmesini de bir düşünün.

Neymiş.

Evlerinde, sokaklarında ve okullarında kaplumbağa çağrıştıran hiç bir “mesel”i olmayan çocukların pizza peşine düşürülmesi, bir çizgi film gücü ile değil, topyekün  işgal zihniyetini benimsemekle ancak açıklanır. Elbette biliriz acıların kabulünün zorluğunu... Lakin gerçek böyle bir şey işte.

Pizzayı ısmarladık, bakalım ambulans ne zaman gelecek?

Sağlık görevlileri ve yetkilileri, tedbir olsun ve İstanbul’un adı kötüye çıkmasın düşüncesiyle her pizza dükkanının yakınında bir ambulans bekletmeye kalksa, pizza dükkancıları razı olur mu? Pizza yiyen zehirleniyor, hemen hastanelere taşıyoruz algısı mı oluşturuyorsunuz. Pizza yiyenin zehirlendiği doğru ama, biz de vergi veriyoruz, yani geldiğimiz ülke maliyesine..

Sağlık dedik, “Çağırdığınız ambulans” kelimelerine geliverdik..

Ambulans çağırmak başka bir anlamdadır. İhtiyaç duyulduğundalık içerirken, çağırdığınız ambulans demek bir mecburiyeti işaret eder.

İstanbul’da herkes pizza ısmarlar ve ambulans çağırır. Yegane özellikleri budur.

Halkın “Cankurtaran” olarak bildiği bir sağlık ulaşım aracını bu şekilde konu etmeleri, her İstanbullunun, her an yaşamakla bir probleminin olduğunu dünyaya ilanın en basit, en masrafsız ve en güldürücü yolu olduğundandır.

Şimdi gözümüzden dökülen yaşlar yediğimiz bunca acıdan mıdır, yoksa ağlanacak halimize hala “tebessüm” ediyor oluşumuzdan mıdır? Bir baksak iyi olur.

ATEŞ-İ NEMRUT’TAN KORKMADIK...

Saadet Partisi’nin yüzbin imza amaçlı propaganda standına saldırmış, kendilerine reisci diyen mafyöz ayaklı mütecavizler...

Gereği yapılacaktır. Zira Türkiye’miz bir hukuk devletidir.

Benzer olayların ilkini hatırlıyorum. 1973 seçimleri öncesindeki çalışmalara yoğunlaştığı günlerde MSP teşkilatı, Isparta’dan bir haber ulaşmıştı, yüreklerimize işleyen.

Isparta’nın en değerli çocuklarından rahmetli Muammer Dolmacı adayımızdı. Ve onun konvoyuna yapılmıştı saldırı. Muammer Dolmacı ağabeyin yaralandığını duyan MSP’liler, neredeyse Isparta yollarına düşeceklerdi...

Taksim’de mitingimiz var! Rahmetli Hoca’mız kürsüde, meydanı dolduran insanlarda yüksek moral. Bir yere geldi ve sesinin tonunu değiştirdi rahmetli Hoca’mız. Onu hiç bu kadar celalli görmemiştim ve sonra da görmeyecektim. Sağ elinin işaret parmağını Ankara’daki Demirel’e ve onun parti binalarına doğru sallayarak, “Haddinizi bilin” diyordu. Benzer bir olayın vukuunda yegâne sorumlunun Demirel bilineceğini ve hesabının sorulacağını öyle bir anlattı ki... O andan sonra baltalarını evlerine götürdüğünü çok duyduk ehven-i şer aşıklarının, düşkünlerinin, nemacılarının...

Ha, şu cümleyi şimdi söylemezsem olmaz. Biz buradayız ve yürüyüşümüze ve direnişimize devamdayız. Ama onlardan kimse yok, izleri bile silinmiş... Varsın gömleklerini giyenler olsun. Ne gam!

BEN NE DERİM, TAMBURAM NE ÇALAR

Bir üniversite rektörünün engelli raporunu işleme koydurarak aldığı otomobil dolayısıyla ÖTV’den muafiyeti veya indirimini vergi kaçırma gibi sunmuş okuyucusuna bir gazete.

Raporun sahteliği, güç kullanılarak alınmış olması gibi ihtimaller de saçılmış haber dantelasının içine. Soruşturma başlatıldı, müfettişler yola çıktı, ifadeler alınıyor gibi korku filmleri replikleri de cabadan.

Engeli olmayan birine, engelli raporu veren doktorlarımız ve doktorlar heyetimiz varsa...

Sağlam ve engelli olmayan bir insanın getirdiği raporu, itirazsız işleme koyan memurlarımız varsa...

Dahası, olmayan engeline rapor olarak ya da uydurtarak, ona tahsis edilmemiş devlet imkanlarından sıfatı ne olursa olsun, içi titremeden istifade eden insanlarımız varsa...

Toplum olarak dizlerimizi dövecegimiz vakitlere ermişiz demektir bu hallerimiz. Lakin adı geçen üniversite rektörünün haklı ve kendi savunmasını yapacak gücü olduğuna da inancımız tamdır.

Bizim bu vak’ayı bahis mevzuu etmemiz, medyadaki iktidara yakın savunucuların zayıf örneklemelerine ve metodlarının yanlışlığına dikkatleri çekmek sebeplidir.

Olamaz! Böyle bir şey olamaz! Haberi yapanların niyetleri sorgulanmalıdır, gibi girişlerden sonra dediklerinin özeti şudur: “Sanki inşaat yaptırmış, 10 milyar lira zimmetine geçirmiş!” “Aldı denilen, faydalandı denilen, ödemeden kaçtı denilen indirim, ÖTV miktarı 70 küsur bin lira. Beş yüz milyon lira mı?”

Tahammülüm el verdiği ölçüde duyduklarımı bu kadar yazabildim. İsteyen internet aleminden erişip dinleyebilir, bir gazetenin ünlü iki elemanının Cuma gecesi yaptığı programa.

Bu savunma cümlelerinden kim, ne anlar bilemeyiz. Lakin inşaat dolayısıyla 10 milyon lira götürmek gibi işlerin normalliğinin ve varsa bunların konuşulmasının vurgulanması, rakamlar “küçük”leşince yetim hakkı statüsünden çıkarılmasının çağrıştırılması, bize, ne günlere kaldık ey gazi hünkâr! Dedirtti ve bu yazıyı yazdırdı.

Gerisini herkes bilsin gayri!

Pensilvanya peronu

“Millet İttifak”ına kara çalmakla kendini görevli sayan AKP basınının elemanları, seçimin ilk turda biteceğini iddia ediyorlar.

Çünkü diyorlar, ki bu çünküleri çok kuvvetlidir. “Araştırmacılara göre” yazıyorlarmış. Kimmiş bu araştırmacılar ve kaç lira alıyorlarmış dolar üstünden, sorularını şimdilik geçersek, ne olacağını çabuk öğreneceğiz.

Araştırmacılara göre CHP, SP, DP bir varlık gösteremeyecekmiş.

Madem öyle, gevşeyin biraz. Bu ne gerginlik. Eğer istediğiniz, bu yazdıklarınız ise...

Fiziklerinin ve biyokimyalarının ne olduğu, olacağı bizi ilgilendirmez ama iftiralarına seçtikleri kelimelere çok dikkat etmeliler.

16 yıldır iktidarda olmalarına rağmen hesabını soramadıkları Sivas yangınını hatırlatarak, ülkesine hizmet için siyaset yapmaya çalışanlara, kendi içlerindeki Pensilvanya ziyaretçisi kalıntıların sıfatını yapıştırmaya teşebbüslerinin ayıbıyla seçime kadar yetinmelerini tavsiye ediyoruz.

Seçim sonrası günlerde nasıl utanacaklarına, o günler geldiğinde bakacağız.

AH BU FARK

Aziz yıldırım’la metris önünde  röportaj yapıyor bir tv kanalının programcısı Sevilay yılman. Duygulu bir an yaşanıyor ve başkan diyor ki: “kapıdan çıktım. Arabam şurada idi. Bindim,telefonum çaldı. Arayan Süleyman Demirel’di.” Bu anekdotu duyanların hatrına, güzellik üzerine bir yarışmaya katılan kızımızı anında kutlayan Abdullah Gül’ün geldiğinden eminiz. Zira ikiside Çankayada ikamet ediyordu.

Abidik gubidik Gülercelik

“Biz sandıkları koruyacağız. YSK da abidik gubidik olursa o YSK’nın önüne koyacağım bir sandalye.”

İyi Parti Başkanı Meral Akşener’in demecinin bu kısmını, FETÖ’nün uzman gazetecisi, vitrininin baş malzemesi ve günümüzün itirafçılarından, AKP savunucusu ünlü Hüseyin Gülerce konu etti, bir tv kanalındaki laf olsun, bizim olsun programında.

Abidik gubidik kelimelerini çocukken çok duyduğunu, Öztürk Serengil’in “Yeşşe”li günlerinde bir şarkısının olduğunu bir güzel hatırladı da, tam bir yıl önce Başbakan Binali Yıldırım’ın gündem ederek günlerce tartıştırdığını, üstüne biz dahil, sayfalarca yazılar yazıldığını hatırlayamadı.

Meral Akşener’in abidik gubidik demesini hafifseyerek iktidarı savunduğunu sanan Gülerce, hafıza kaybetme sendromuna erken yakalananlardan değilse, Binali Yıldırım’ın abidik gubidik demesini bilmemesinin bir tek sebebi olabilir. O da o cepheyi takibe layık bulmaması...