Müslümanlar, Batı karşısında geri kalmasının bedelini ağır ödemektedir. Bu bedel hem İslâm coğrafyasının kan, gözyaşı ve zulümle tedip edilmesiyle, hem yeraltı ve yerüstü kaynaklarının sömürülmesiyle hem de içselleştirdikleri Batıcılık ve mağlubiyet psikolojisiyle ödenmektedir. Her ne suretle olursa olsun Müslümanların içine düştüğü bu buhran bir an önce son bulmalı ve Müslümanlar asli hüviyetlerine bir an önce dönmenin çaresini bulmalıdır. Yoksa içine düştüğümüz buhranın gelecek nesillere faturası çok daha ağır olacaktır.
Birkaç haftadır, Allah-u Teâlâ’nın zâlim, kâfir ve müşriklere verdiği mühletten, bunlara verilecek cezanın Muhammed ümmeti eliyle gerçekleşmesi gerektiğinden, Müslümanların kötülükleri düzeltme misyonundan, iyiliği emredip kötülükten sakındırma vazifemizden, yeryüzünde hâkimiyetin kimde olması gerektiğinden ve nihayet Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in kurduğu devletle kötülükleri nasıl engellediğinden bahsetmekteyiz. Hedefimiz, Müslümanların şerefine, kendisine yüklenen misyona, Allah-u Teâlâ’nın dinini yüceltmek için çalışması gerektiğine vurgu yapmaktır.
Müslümanlar son üç asırda İslâm’ın mutlak gerçeklerinden kopmuştur. Kendisine yüklenilen misyonu unutmuş, batıl karşısında direnme azmini yitirmiş, Batı taklitçiliği ve Batı hayranlığına mübtela olmuştur. Bu buhranlı dönemde Cihad ve İslâm devlet nasyonundan bihaber hale gelinmiştir. Daha doğrusu bu iki kavramdan bilinçli bir uzaklaştırılma operasyonu mevcuttur. Daha geçen gün muteber bir ilahiyatçının “İslâm savaş, güç göster, hâkimiyet altına al demek değildir; İslâm ilim ve irfandır” dediğine şahit olduk.
Batı karşısında mağlubiyet psikolojisine esir olmuş din adamlarının günümüzde “İslâm devlet modeli” mümkün değildir dediği artık sır değildir. Aslında bu inkârın ardında yatan psikolojik etken, Batı’nın değerlerini içselleştirmedir. Aynı zihniyet sahipleri İslâm’ın bazı hükümlerinin günümüzde geçerli olmadığı, uygulama sahası bulamayacağı iddiaları da bu içselleştirmenin sapkınlık boyutuna ulaşmasıdır.
İslâm’da suç ve ceza kapsamına giren konuların (Ukubat), günümüzde geçerli olmadığını, o günkü şartlarda geçerli olduğunu iddia eden zihniyet aslında tam olarak “İslâm günümüze göre yeniden yorumlanmalı, yeniden formüle edilmeli” demektedir. Bu kişilerin Cihad’ı ve İslâm devlet sistemini inkârı bu yüzdendir.
Batı karşısında mağlup olmuş, bu mağlubiyetinin üzerinden üç dört asır geçmiş bir topluluğun, Batıcılığı içselleştirmesini anlayabilirsiniz ancak Batı’ya karşı mağlubiyet psikolojisine esir olmuş bu kişilerin bile isteye İslâm’ın hükümlerini inkârına sessiz kalamayız. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in “Medine’de İslâm Devleti”ni kurduğu tüm delillerle sabitken bunu bile inkâr etmek zilletin ve sapkınlığın zirvesi olsa gerektir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v), Hicret’le birlikte Medine’de İslâm devletini kurmuştur. 622 yılında kurduğu bu devlet 632 yılında vefat ettiğinde sınırları Arap yarımadasının her tarafına, Filistin ve Irak’ın güneyine kadar uzanmıştır. Yani 10 yıllık kısa sürede sınırları 3 milyon km² yüzölçümüne sahip büyük bir devlet olmuştur. Türkiye’nin yüzölçümünün 783.562 km² olduğu düşünülürse ne kadar büyük bir toprak parçasının fethedildiği görülecektir.
İslâm devletinin kurucusu, âlemlere rahmet Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hazırladığı anayasada, aslî unsur Müslümanlar ile hâkimiyeti altında yaşayan Yahudi ve müşriklerin can, mal ve din hürriyetlerini teminat altına almıştı.
(Devam edecek)