İmâmetü’l Kübrâ Makamı Boş son yüzyılda (1915-2015 arasında) Müslümanlar perişan halde. Müslümanların birliğini sağlayan son devletin vefatıyla birlikte terekesinden 41 devlet çıktı. Ardından hilâfet müessesesinin de kaybolmasıyla Müslümanlar başsız kaldı, darmaduman oldu. Sonradan 61 sözde İslâm devleti ortaya çıktı, ama bu 61 rakamı bile işin özünden uzaklaşıldığının göstergesi idi.
Peki, Müslümanlar niye perişan halde İslam yurdu niçin işgâl edildi Bu hususta yüzlerce makale yazabiliriz. Ancak biz bu soruların cevabı mahiyetinde yalnızca üç yazı yazacağız. “Ârife bir işaret yeter” diyerek, ya da “anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az” atasözünü hatırlatarak…
Perişâniyetin birinci sebebi; İmâmetü’l Kübra makamının bir asra yakındır boş kalmasıdır. Oysa bir “Büyük imam”ın, ya da dilimizde yaygın tâbiriyle “halife”nin seçimi öyle sıradan bir iş değildir. Evvelemirde bütün Müslümanların üzerine farz olan bir vecibedir. Hattâ farzların sıralamasında ilk sırada yer alır. Fıkıh kitaplarında, “El-İmâmetü’l Kübrâ” bahislerini açıp okuyunuz. Dört mezhebe göre, bir “İmam” seçmek farzdır. Müçtehid imamlar bunun delillerini, Kur’ân-ı Kerim’den, hadis-i şeriflerden, sahabelerin icma’ından getirmişlerdir.
Peygamber Efendimizin (asm) “Refik-i ‘alâ”ya yükselmesinin ardından, en mühim iş gibi gözüken mübarek cesedinin defni meselesi te’hir edilmiş, bu vazifeden daha öncelikli olarak, bir “imam” yani “halife” seçimi işine girişilmiştir. Zira Müslümanlar bir saat bile “başsız” kalacak olsa fitnelerin zuhur etmesi kuvvetle muhtemeldir. Allahu Teâlâ devletsiz bir dini kabul etmediği gibi. Müslümanların başsız olmasını da kabul etmemektedir. Bunun şuûrunda olan Sahabe-i kiram da evvela halifeyi seçmiş, sonra defin işine girişmişlerdir.
Müslümanların başında “büyük imam”ın olduğu devirlerde Müslümanlar dünyaya hükmetmiş, kıtalar üzerinde devlet diye ortaya çıkan güçlere boyun eğdirmişlerdir. İşte bunun farkında olan İslâm düşmanları, asırlar boyunca, Müslümanların bu temel “birlik unsurunu” parçalamak için çalışmışlardır. Bu işin tâkipçisi iki komite vardı: 1) İngilizlerin kurduğu komite 2) Yahudilerin kurduğu komite. İngilizlerin öncelikli meselesi madde idi. Müslüman topraklarının altında yatan başta petrol olmak üzere henüz gün ışığına çıkmamış, ancak varlığını kendilerinin bildiği servete göz dikmişlerdi (Bugün Doğu ve Güneydoğu’daki terör hâdiselerinin altında yatan temel sebeplerden biri de budur). Yahudiler ise iki bin senelik bir plânı gerçekleştirmenin peşindeydiler. Buhtunnasr tarafından darmadağın edilmelerinden sonra, tekrar “Arz-ı Mev’ud” dedikleri topraklara dönmenin ve sınırlarına ülkemizin topraklarının bir bölümünün de dâhil olduğu büyük Yahudi devletini kurmanın peşine düşmüşlerdi (Bugün Doğu ve Güneydoğuda çekilen sancıların bir ucu da işte bu Yahudi hayaline dayanmaktadır.) Bu saydığımız iki komite ve onların yancıları, taşeronları birkaç yıllık plan yapmıyor, elli yıllık, yüz yıllık plan yapıyor. Bugün ülkemizde kanayan yara ise en az yüz yıllık “kaşımaların” ürünü.
Çözüm deniliyor, açılım deniliyor, ama her ne hikmetse, “İmâmetü’l Kübra” makamının boş olmasını hiç kimse dillendirmiyor. Yazımızı bir kıssa ile noktalayalım: Müslümanların hükümdarı, bir kumandanı bir düşman kalesini almakla görevlendirmiş. Ordu yola çıkmış, kaleyi kuşatmış, ama kale bir türlü alınamamış. Hükümdar bunun sebebini sormuş. Kumandan izah etmeye başlamış: “Biir: barutumuz yoktu!” Hükümdar sözünü kesmiş. “Gerisini anlatma!” demiş. Konumuz, Müslümanların neden perişan halde olduğu… “Biir, İmâmetü’l Kübrâ makamı boş.” Sizler, “gerisini anlatmana lüzum yok” diyebilirsiniz, ama bir defa söz verdik, anlatacağız.. İki yazılık daha sabredin…