Dünyada meydana gelen değişim ve dönüşümleri okumanın zorluğu her dönem kendini hissettirmiştir. Bir cephede mutlak değişmezlere kaskatı sahip olanlar vardır, diğer cephede de mutlak değişimi alevli bir şekilde savunanlar. Böylece hem kökten tutucu hem de kökten yıkıcı radikal tarafların bütün hengâmesini tüm çıplaklığıyla seyrederiz.

Hiçbir şeyin değişmez olduğunu savunmak ile her şeyin değişebilir olduğunu savunmak arasında vizyon olarak büyük bir yakınlık vardır. Her ikisinin de üzerlerindeki zırhlar o kadar sağlamdır ki şüpheye düşecek zavallılıkları yoktur! Onlar kurtarılmış bölgenin en asli müdavimleri; mutlak dağların maktu yerlileridirler.

Mesele böylece sıkışık da değildir; alternatif bir mecra, üçüncü bir seçenek daha var. Ancak bu zihinsel kategoride değişen ve değişmeyen ayrımı için çok hassas bir kantar kullanılır. Meşakkate talip olunur. Müdavimleri tümden kabullerin ve retlerin olmadığı bir hakikat arayıcısı olarak her daim “orta yolun” yolcusudur. Bundan dolayıdır ki orta yolda durulmaz, orta yolda olunur. Olmak için de hep bir hareket (ictihad), hep bir gayret (cihad) gerekir.

Orta yol, felsefi anlamda da kadim tartışmaların gündeminden hiç düşmemiştir. Korkaklık ve başına buyrukluk arasında cesaretin, cimrilik ve savurganlık arasında cömertliğin, kızgınlık ve vurdumduymazlık arasında vakurluğun, bilgisizlik ve bilgiçlik arasında bilgeliğin vesaire kriterleri düşünülmüştür. Noksanlık ya da fazlalığın insana dair olan her konuda iyi olanı ıskaladığı vurgulanmış ve erdem, bir kıvam, bir lezzet, bir estetik olarak “orta olma” hali olarak işlenmiştir. Orta olanın zorluğu ise bir tahterevallinin ortasında bulunmanın hem gücü hem de güçlüğü gibi insanı aralıksız dengede, bilinçte, teyakkuzda tutmaya mecbur etmesidir.

Kavramsal açıdan “orta olma” hali “itidal” anlamındaki kelimeler mihrakında türetilmiştir. Aşırılık ya da eksiklik anlamlarını ihtiva eden sıfatlar dışarıda tutulmuştur. Ancak politik olanın tarzındaki bazı tutumlar anlamlandırma esnasında zafiyet meydana getirmektedir. Örneğin, “birlik” mefhumunun aşırı kullanımı ya da aşırılık için kullanımı olumlamayı ve özü bozarak ölçüyü kaçırmaktadır.

“Birlik” fikrinde aşırıya gidilmesi siyasal denetleme ve ilişki biçimlerini de doğrudan etkiler. Denetlemenin koşulsuz olduğu yerlerde erdemin açığa çıkması mümkün değildir. Çünkü erdem, eylemde önemli bazı gereklilikleri de beraberinde getirmektedir: Hür irade, niyet, iç bütünlük...

Birliğin mutlak bozulmaması üzerine inşa edilen “yapı” ise eleştiriye, tahammüle açık değildir. Artık birliği meydana getiren ilkelerden, değerlerden ziyade, birliğin bizatihi kendisi yani yönetim erki başka bir yönü ile de bizatihi yöneticinin kendisi önemlidir. Bundan dolayı aklıselim, istişare, ehliyet, emanet gibi kavramlar ile vücut bulması gereken “sistem unsurları” yerini salt bağlılığı enjekte eden itaat ve biat türevli algılara bırakır.

Diğer taraftan siyasal anlamda kullanılan birlik düşüncesi farklılıkların bir arada bulunabilme yeteneğine dayanır. Yani “birlik” kelimesi zaten özünde farklılık anlamını barındırır. Yoksa topluluk, zorunlu bulunuşluk, ırki/kabilevi birliktelik siyasal bir birlik değildir.

Siyasal birliğin siyaset bilimi ve felsefesi açısından karşılığı “toplum”dur. Toplum; bir bilinç, maksat ve eylem ile belirli ilkeler, değerler ya da kabuller etrafında bir araya gelmiş siyasal birlik demektir. Bu yüzdendir ki gerçek anlamıyla birlik düşüncesi şehirde yani toplumda oluşur. Bir arada bulunmanın şuuru, kabiliyeti, görgülülüğü ancak “başkası” idrakinin olduğu yerde gerçekleşir.

Kabile, aşiret, cemaat ve benzeri homojen insan topluluklarının bu minvalde şehrin yetkinliğini sağlayabilecek hasletlere, donanımlara sahip olması mümkün değildir. Benzer şekilde “topluluk” hüviyetinin refleksi, yönetim tarzı, bağlanma biçimi, ilişki ve iletişim örüntüsü ile bir toplumun yönetilmesi, bir devlet sekineti oluşturulması, bir şehir inşa edilmesi olanaksızdır. Böyle bir gidişatın da doğal sonuçları, göstergeleri vardır. Toplumda tarafgirlik artar, kutuplaşma boy gösterir, siyaset kimlikler üzerine sıkışır ve toplumsal barış tekelleşir.

İmdi sadık bir hakikat arayıcısı olarak bir orta yoldan, bir birliktelikten, bir toplumdan, bir toplumsal uzlaşıdan ve saadetten bahsedeceksek önce ahlakımızı sonra da adabımızı irfan süzgecimizden geçirecek cesareti kendimizde toplamalıyız, kendimize gelmeliyiz hallice.