Ramazan Bayramı’nda iki, Kurban Bayramı’nda üç gün diğer tüm gazetelerin çıkmasına karşılık gazetemizin çıkmıyor olması bizlere dinlenme ve kendimizi düşünme fırsatı veriyor. Mesleğe ilk başladığım yıllardan 1980’li yılların ortalarına kadar Ramazan ve Kurban Bayramı’nda birinci gün hariç gazeteler çıkmazlardı. 1980’li yılların ortasında İstanbul’da yayın hayatına atılan bir gazete bu uygulamaya son verdi. Söz konusu gazetenin çıkacağını açıklaması ile diğer gazetelerde peşine takıldılar. Böylece bir uygulama son bulmuş oldu. Yarım asrı aşkın devam eden bir uygulamaya niçin son verildiği sorusuna farklı cevaplar vermek mümkün. Ancak, reklâm gelirlerini kaybetmeme düşüncesinin ağır bastığını söylemek mümkün. Gerçek niyetin ne olduğunu, bu niyet içinde dini bayram günlerinin de diğer günlerden farklı olmadığı anlayışını toplumda yerleştirmek gibi bir yaklaşımın olup olmadığını elbette bilemeyiz. Ama gazetecilerin bayramı bayram olarak yaşamları engellenmiş oldu. Buna direnen tek gazetenin Milli Gazete oluşunun anlamını söylemeye bile gerek yok.

***

Gazetemizin bayramın ikinci, üçüncü ve dördüncü günleri çıkmaması bugün neyi nasıl yazayım stresinden kurtardığı için büyüklerimizi ziyaret, dost ve tanıdıklarımızla bayramlaşmaya zaman ayırma imkânı veriyor. Bu bakımdan Ankara’da kalan tek büyüğüm annemi ziyarete geniş bir vakit ayırma imkânımız oldu. Annemde toplanan kardeşlerim, yeğenlerim ve çocuklarım ile birinci günü birlikte geçirdik. İkinci gün Cuma namazını Hamidiye Camii’nde kılarak gönül dostlarımızı görmek mümkün oldu. Özellikle Genel Başkan Yardımcımız Temel Karamollaoğlu Beyle verimli bir sohbet imkânı doğdu.

Bayramın üçüncü günü oğlumun isteğine uyarak, daldığımız dünya telaşı sebebiyle uzun zamandır gidemediğim memleketim Kargı’ya ziyarete gittik. Ömrümün ilk 14 yılının geçtiği memleketimi yeniden görmek ruhuma sükûnet verdi. Bu ziyaretin yeni dostlar tanımama sebep olmasını ise büyük bir zenginlik olarak düşünüyorum. Oğlumun sanal âlemden arkadaşı Faruk Teke kardeşimin İstanbul’dan bayram münasebetiyle köyüne dedesini ziyarete gitmiş olması ve oradan fotoğraflar atması oğlumu memlekete gitme hususunda heyecanlandırdığı, benim de o heyecana kapıldığımı söylemem yanlış olmaz. Ankara’dan yola çıktığımız andan itibaren sık sık arayan bu kardeşimin İstanbul-Samsun yolunun Kargı sapağında bizi beklemesi, oradan alıp köyü Çeltiközü’ne götürmesi, evlerinde dedesi, annesi, babası, eşi kısacası tüm aile mensuplarının gösterdiği misafirperliği unutmam mümkün olmayacak.

Çeltiközü’nden Kargı’ya geçip Hasan Amcam ve oğlu Ali ile görüşmek ve bayramlaşmak beni çocukluk yıllarıma götürdü. Mihrihatun Camii’nde kıldığımız öğle namazının ardından avluda karşılaştığımız ilk defa gördüğüm Hüseyin Tolga kardeşimin bizimle yakından ilgilenmesi, evine davet etmesi, özellikle şehirlerde unutulmuş olan samimiyet, çocuklarım üzerinde büyük etki oluşturdu. Önümüze düşerek bizi amcamın dükkanına götürmesi, daha sonraki gelişimizde kendisini aramamızı, bizi misafir etmekten mutluluk duyacağını ısrarla dile getirmesi, memleket ziyaretim vesilesiyle yeni bir dost edinmiş oldum.

Memleket ziyaretimin beni yıllar öncesine götüren karşılaşması ise ilkokulu ve ortaokul birinci sınıfı aynı sıralarda okuduğumuz kardeşim Nufel Akil’i görmem ve hasret gidermem oldu. Nufel’in anne ve babası bana hep kendi evlatları gibi davranmışlardı. O günleri unutmam mümkün değil ama imkânsızlıklar sebebiyle Anadolu’dan büyük şehirlere göç edenler uzun bir süreyi geldikleri yerlere alışmak ve yer edinmek için geçiriyorlar. Benimki de öyle oldu. Okuyup iş sahibi olalım, işimizde başarıyı yakalayalım derken bir bakıyorsunuz ki, yaş ilerlemiş. Elbette yaş ilerlese de eski dostluklar unutulmuyor. Unutulmaması güzel de bu unutulmayışı insanların ifade edebilmeleri çok daha önemli.

Bu vesileyle, “Orda bir köy var uzakta, gitmesem de görmesem de o köy benim köyümdür” gerçeğini yaşamış oldum. Kargı’daki tüm dostlarıma bu vesile ile tekrar selam ve sevgilerimi sunuyorum.