Şu cümlemizi mübalağa sayanları biz adamdan saymıyoruz:
Barış ve kardeşlik için şiirin doğurduğu fırsata bakın!
On Beş Nolu Sınır Taşı: Terörleşme oyununu bertaraf etmeye
birebir çare; bir kitap dolusu şiir…
Ağıtlar toplamı ve fakat ne kin, ne nefret, ne öfke, ne de
edilgen bir ah vah etme tecrübesi; çepeçevre insanî bir hatırlayış, yaşayış…
Şair, 28 Aralık 2011’de, Uludere’de savaş uçaklarıyla katledilen bir kısmı
çocuk 34 insanın ve yakınlarının ıstırabını paylaşıyor… Şair, ben de şahidim,
bu kitabı oluşturmak için 2012 yılının Nisan, Haziran ve Ekim aylarında toplam
üç kez Roboskê’ye gitmiş, öldürülenlerin yakınları ile görüşmüş, onların şahsi
özellikleri ile ilgili bilgiler edinmiş, eserini oluştururken daima Hak ve hakikati göz önünde bulundurmuş.
İşte eserin “dibâce”sinden bir bölüm: “tanrı’m / çetin olanı
gönlüme düşürdün / görev yükledin, gayret verdin / ne kadar şükretsem
kifayetsiz / halktan, haktan yana idraki / masumdan, mağdurdan yana / görebilmeyi
nasip ettin”.
Bir cümle de eserin girizgâhından: “Bu çalışma, hiçbir
kavmiyetçi bakışa meyletmeden salt insanî duyarlılıkla ele alınmıştır.”
Abdurrahman Adıyan sadece Müslüman şairlerin değil, bütün dünya şairlerinin yüz
akı olmuştur, On Beş Nolu Sınır Taşı ile… Şiirin bir insanî sorumluluk işi olduğunu göstermiştir. Şairliği heva ve
heves düşkünlüğü olarak algılayan müteşair takımını mahkûm etmiştir: “Ey şair!
/ şiirlerini hunharca öldürülenler için / failini arayan mazlum halk için yaz”.
Onbeş Nolu Sınır Taşı altı bölümlük bir kitap. Fakat yekpare altı değil, onaltı
bölüm olsa da, bir bütün olarak değerlendirmenizde hiçbir sakınca
bulamayacağınız bir şaheser…
Kuşkusuz bu cümleleri yazarken, şu cümleleri kuruyoruz
içimizden: Keşke o katliam olmasaydı da bu şiir kitabı yazılmasaydı! Keşke
mecburi sınır ticareti yapan 34 insanı katlederek Heron darbesi yapanların iki
eli kurusaydı da bu şiirlere gerek kalmasaydı! Keşke ilgili resmî kurumlar bu
olayın üzerine cesaretle gidip bir an önce aydınlatsaydı da insanlığımız bize
zindan olmasaydı. Maalesef, talep etmediklerimiz vuku buldu ve maalesef çareyi
şiirde bulduk… İşte On Beş Nolu Sınır Taşı’nı acılara tuz niyetine basıyoruz…
Kitabın ilk bölümüne “Dağlar Tırmık Tutmaz” başlığını
yerleştirmiş Abdurrahman Adıyan. Burada, halkın yoksulluğunu, kaçakçılığın
sebeplerini şairane bir yaklaşımla ve akılcı bir tutumla ele alıyor. Deyim
yerindeyse, eserin sonraki bölümlerine hazırlık yapılıyor: “sınır tanır mı
yoksulluk / onları burada tutan üniforma utansın”. “Dilimde Tüy Bitti” başlıklı
ikinci bölümde, menfur katliam nesneler üzerinden ele alınıyor. Dağ, yol,
ırmak, battaniye, sınır taşı vb. gibi nesneler konuşturularak olayın farklı
boyutları gün yüzüne çıkarılıyor. Mesela kar şöyle konuşuyor: “güneşle eriyeydim
bahara döl olaydım / bölünmeyeydi eşinden arkadaşından / kaçakçılar hunharca
öldürülmeyeydi”. Katır’ın söylediklerinden de birkaç dize verelim: “biz,
elliden fazla katır, kaçakçının gam ortağı / kasabın tezgâhında doğransam da
satır satır / gem vurmayın dilime! Şair, gamıma hatır… // biz indirdik
dağlardan otuz dört insanı / (…) dilim damağım kurudu içim ağladı çok / (…) son
görevim cenaze arabası, sirenim yok!” “Tanrı Kürtçe Biliyor” adlı üçüncü
bölümde Yunus Emre’den de ilham alarak “Birliğin” önemine vurgu yapıyor şair.
Allah’ın bütün kavimlerin Rabbi olduğu, onun insanlığa bir rahmet kapısı olarak
bulunduğu, dolayısıyla yaşanan çatışma ortamlarının Allahsızlığa karşılık
geldiği hissettiriliyor. Kitabın bir
sonraki (dördüncü) bölümü Fatiha Suresi ile açılıyor ve “Kaçakçı Çıraklar”
başlığını taşıyor. Bu bölümün Fatiha ile açılması normal: Burada Roboski
faciasında öldürülen çocuk yaştaki (18 yaşından küçük) 19 kaçakçının ağıtları
yer alıyor: Şivan, Muhammed, Bedran, Erkan, Orhan, Savaş, Serhat, Celal, Selahattin
(Karker), Bilal, Şerafettin, Mahsun, Cemal, Vedat, Aslan, Özcan, Salih, Bilal
Encu; Salih ve Yüksel Ürek, Özcan Uysal…
Vurulduğu gün 13 yaşında olan Şivan Encü’nün ağıtından bir
parça: “bugün çobanlıktan on beş papel almıştım / onbeş nolu sınır taşına
haraçmış bu // yokluk ateşinin harına bakın / kalbimin incelen zarına bakın /
bizi gizlemeyen ulu dağların / kanımla süslenen karına bakın”…
Vurulduğunda 17 yaşında olan Mahsun Encu’nun ağıtından şu
da: “mahşerden farksızdır burası anne / mahşeri nereden biliyorsun deme / bak,
dirhem dirhem yaşıyoruz mahşeri / ‘mahşerin dört atlısı’ değil otuz dört
atsızıyız / ben, roboskêspor’da beş numaralı futbolcu / bir dahaki maça köyden
kaldı mı kimse”… Kitabın beşinci bölümü ağıtların devamından oluşuyor. “Katır Yolu
Katık Yolu” başlıklı bu bölümde 18 yaşından büyük 15 kaçakçının ağıtları
bulunuyor: Âdem Ant, Şirvan (Şervan), Nevzat, Cihan, Hüseyin, Fadıl, Hamza,
Selâm, Zeydan, Hüsnü, Selim (Selman) Encu, Seyithan Enç, Mehmet Ali Tosun,
Nadir Alma, Osman Kaplan…
Savaş uçaklarının bombasına hedef olduğunda 19 yaşında
nişanlı bir genç olan Âdem Ant’ın ağıtından okuyoruz: “son kaçaktan bir çift
küpe alacaktım / govende durup gelin güvey olacaktık / yarına kalan yirmi sekiz
aralık hâtırası / ölü bir fotoğraf karesi // ey insanlığa yarınsız yarınlar
bırakan / kundaktan önce kefen hazırlayanlar / hain fikre, haris adamlara lanet
olsun / bir kuş ki konduğu dalı vatan yapar / o dalda garip bülbül şöyle dile
gelsin: // ey âdem! / uçup gittin, gökyüzünde izin kaldı / yaşamda dilin,
ocakta harın kaldı / ömrün med-cezir, bahtın nakıs olsa da / garibe’de gönül
tahtın baki kaldı.” On Beş Nolu Sınır Taşı’nın son bölümüne “Manifesto”
başlığını atmış Abdurrahman Adıyan. Kalp sızılarını dindirmek için “fiyasko”
makamında ince ironiler toplamı var bu bölümde. Bir parça sunalım:
“devletlim,
yaşanan her hâlin mutlak hâkimi vardır
hemhal olursan hallerine döner sözün sırrı
somut kırılmalara soyut pansuman olmaz
yaranın merhemini aynı acıdan devşir”
On Beş Nolu Sınır Taşı ilk baskıda 20 bin adet olmak üzere
Stigma Yayınları’ndan çıktı. Yayınevinin iletişim bilgileri şöyledir:
0 212 639 69 78 – [email protected]