İnsan! Dağların, denizlerin, taşların, toprakların,

yerlerin ve göklerin kabul etmediği emaneti kabul eden varlık İnsan!

Yeryüzünde Yüce Yaratıcının halifeliğini sırtına yüklenen varlık İnsan!

Rabbim Allah tır dediği ve yalnızca O na kulluk ettiği için, daha yaratıldığı

an, iblisin kara listesine yazılan varlık

Ben Hakkım dedi Rahman ve söz aldı bütün ruhlardan.

Ruhlar meclisinde söz verdik Rabbimize. Küfür tek milletti ve biz Hakkın

safında yer alıp, küfre karşı mücadele edecektik. Söz verdik Rabbimize! Şeytan

bize önümüzden, arkamızdan, sağımız ve solumuzdan yaklaştığında, secdemiz ve

duaya açtığımız ellerimizle savaşacaktık onunla Söz verdik Rabbimize! Adını

yüceltecek ve hâkim kılacaktık bütün dünyaya Yılmadan, yıkılmadan ve asla

taviz vermeden hak davamızdan, yolumuzda dimdik yürüyecektik... Şehitler

olarak, şahitler olarak ve şehadeti bularak tamamlayacaktık verdiğimiz sözü!

Adımıza insan denildiği an başladı mücadelemiz. Doğruyu yanlıştan, faydalıyı

zararlıdan, adaleti zulümden ve Hakkı batıldan kesin olarak ayırmaktı ödevimiz.

Ve imtihan anı gelip çattığında, hiç tereddüt etmeden geçmekti bu sınavı.

Sınavımız; ŞEHADETTİ!

Şehadet, adamak ve adanmaktı. Hiçbir şeyin karşılıksız

yapılmadığı menfaat girdabında, yalnızca Allah için yaşamaktı. Şehadet, gül

bahçesine dalmaktı. Nemrut un inkârıyla harladığı şirk ateşine daldığı an,

imanıyla ateşi gülistana çeviren İbrahim gibi Şehadet, onurlu olmaktı.

Büyüdüğü batıl sarayında, Rabbi Vakit geldi dediği an, firavunun karşısında

dimdik duran Musa gibi Şehadet, kararlı olmaktı. Nefse hoş gelen bütün

imkânlar önüne serildiği halde, Bir elime ayı, diğerine güneşi de verseniz,

yine de davamdan vazgeçmem diyen Muhammed Rasulullah gibi

Şehadet, hakkı gururla taşımaktı MUS AB gibi Takvim

Uhud u, saatler Uhud u gösteriyordu. Yürekler bilenmiş, biatler tazelenmişti.

İman zırhını gururla çekiyordu her bir yiğit üzerine. Ve Mus ab efendisine ne

kadar da çok benziyordu zırhını çekince. Bir elinde şehadet sancağı vardı

Mus abın, diğerinde Rabbine verdiği söz. Sözünden asla dönmeyecek ve sancağı

asla düşürmeyecekti yere! Ve sözünü tuttu Mus ab. Elleri ve kollarını kendinden

önce gönderdi Rabbine. Kol ne ki! Saçları kadar başı olsa, yine de hak yolda

feda edecekti. Bir can ne ki! Bin tane canı olsa, yine de bu uğurda canını

verecekti. Düşürmedi. İman dolu göğsüne bastı sancağı Mus ab. Ve Rabbine

verdiği sözünü tamamladı. Şehadet, Mus ab gibi gururlu olmaktı

Şehadet, soğuk Kafkasya dağlarına güneş gibi doğmaktı

ŞEYH ŞAMİL gibi Evler soğuk, yürekler soğuk, düşmanın çirkin yüzü ise, buz

dağlarını bile korkutacak kadar soğuktu! Şamil, önce Rabbine, sonra halkına söz

verdi: Direneceğiz ve kazanacağız dedi. Sevdası halkıydı. Sevdasında

haklıydı. Sevdası, halkının bağımsızlığıydı. Bunun için hem cehd ediyor, hem

yardım istiyordu Rabbinden. Sabrı yüreğinden, secdeyi alnından hiç uzak tutmadı

Şamil. Namazı onun en büyük silahıydı. Çok ağır yaralandığı bir savaştan sonra,

otuz gün boyunca bir mağarada tedavi görmüştü. Ve kendine geldiği ilk an,

sorduğu ilk soru, vakit namazının geçip geçmediğiydi! Ve Kafkas dağlarında bir

destan yazarak sözünü tamamladı Şamil. Şehadet, düşmana Şamilce direnmekti

Şehadet, Allah ın ipine sımsıkı sarılmaktı İSKİLİPLİ ATIF

HOCA gibi Hakkı savunmuş ve hakkı yazmıştı kitaplarında. Ama hoşlarına gitmedi

devrin yobazlarının. Suçladılar. Tutukladılar. Hücrede kalıyordu. İdamı

isteniyordu. Son mahkemesine çıkacaktı ertesi gün. Kendini savunacaktı.

Savunduklarını inkâr ederse affedilecekti. Müdafaasını hazırlıyordu. Öyle bir

zamandı ki, inandığı ve inandığı gibi yaşamak istediği için, kendini müdafaaya

zorlanıyordu insanlar. Bir ara uykuya daldı ve rüyasında Efendimizi gördü:

Yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla uğraşıyorsun! diyordu

Efendisi. Ve hemen kendine geldi, yırtıp attı kâğıtları. beni idam edecekler,

Allah ın sevgilisine kavuşuyorum dedi. Şehadet günü geldiğinde, sevinçle

yürüdü şehitlik mertebesine. Şehadet, darağacını bayram günü bilmekti İskilipli

Atıf gibi

Şehadet, kutlu Filistin topraklarını, kanıyla sulamaktı

İZZETTİN EL KASSAM gibi Kaderinde hep zulüm, kaderinde hep çatışma vardı kutlu

toprakların. Bomba sesleri bir gün adına susmaz, minarelerden ezan sesi yerine

anaların feryatları duyulmuştu tarih boyu. Kadınlar, çocuklarını ve kocalarını

ölüme uğurlamıştı her sabah. Ama Filistin özgür olmalıydı, başını hiç

eğmemeliydi zulmün efendilerinin karşısında! Çünkü bu topraklar kutsaldı. İşte

bunu hatırlatmak için bağrından bir yiğit çıkardı Filistin; İzzettin El Kassam!

Artık gecesi Filistin, gündüzü Filistin olmuştu. Bu toprakları öyle çok

seviyor, yetim kalan çocukların acısını yüreğinde öyle hissediyordu ki, sanki

bu topraklarda doğmuştu! Korkuyordu Filistin bir an olurda sendelerse diye.

Sanki Filistin düşse, Kudüs semalarının parlak yıldızları düşecekti yere. Sanki

intifada dursa, insanlığın damarlarında akan kanlar da duracaktı. Filistin kutsaldı,

direniş kutsaldı, şehadetse, en kutsalıydı! Şehadet, kutsalı kutsal olanla

perçinlemekti İzzettin El Kassam gibi

Şehadet, hastalık kapmış bir memlekete reçete olmaktı

HASAN EL BENNA gibi 20. asrın başlarıydı. Müslüman insan, damarlarında akan

izzetli iman kanına, nemelazımcılık virüsünün bulaştığından bihaberdi. Virüs,

sistemli bir şekilde sokak aralarında geziyor, evlerin, okulların, hastanelerin

ve hatta camilerin içlerine giriyor ve esir alıyordu insanları. Ve şefkatli bir

doktor gibi uyarıyordu Müslüman kardeşlerini Hasan El Benna. Cami cami, kahve

kahve geziyor ve anlatıyordu gerçekleri. Anlatıyordu zalimin zulmünü.

Anlatıyordu Müslüman yöneticilerin düştükleri zafiyetleri. Ve karşı çıkıyordu

bütün bu olanlara. Sömürgeye karşı çıkıyordu. Nemelazımcılığa karşı çıkıyordu.

Ve Arap liderlerine çağrıda bulunuyor, sömürgeci İsrail karşı savaş açılmasını

istiyordu. Bu yüzden sesi kısılmak isteniyordu. Sömürgeye karşı cihad dedi.

Zulme karşı cihad dedi. Bana dokunmayan ama Müslüman kardeşlerime dokunan

yılana karşı cihad dedi. Ve her soluğunda cihad dediği için, gecenin en

karanlık yerinde zalim kurşunlarca şehid edildi. Şehadet, cihadı alnının çatına

vurmaktı Hasan El Benna gibi

Şehadet, bir Cuma vakti, cihad avlusunu kızıla boyamaktı

METİN YÜKSEL gibi 70 li yıllardı. Bellerden silahın düşmediği, delikanlılığın

elinde tesbih sallamak zannedildiği bir dönemdi. Çatışma ve anarşi sokaklara

taşmıştı. Evlerin bacalarından tüten, isyan ateşinin dumanıydı. Kardeşlik,

görünmeyen eller tarafından baltalanmıştı. Kardeşlik hiç böylesine yara

almamıştı. Bir sabah uyandı Metin. Ve gözlerini açtığı sabahın pekte aydınlık

olmadığını fark etti. Sızladı yüreği. Yaşı küçüktü belki ama yüreği, içine koca

bir mazlum coğrafyayı sığdıracak kadar büyüktü. Ümmetin derdini dert edindi

kendine. Gecelerce gözyaşı döktü. Bir şeyler yapmalıydı. Bir kandil bulup

yakmalıydı bu karanlık geceye. Çehresi asılmış nazlı hilalin hüznünü

gidermeliydi, göklerde yeniden parlasın diye! Sabahı boğan karanlığı

gidermeliydi. Adım adım daldı içine karanlığın ve adımını attığı yer

aydınlandı. Gençliğini ümmetine ve memleketine adadı Metin Yüksel. Ve özlemini

çektiği şehadet, şubat soğuğunu ısıtacak ılık bir rüzgâr gibi Fatih avlusunda

bekliyordu onu. Bir Cuma namazı sonrası kavuşup kucaklaştılar hasretle.

Şehadet, Metin in kana bulanmış gömleğindeydi

Şehadet, bilgece yaşamak, bilgece ölmekti ALİYA İZZET

BEGOVİÇ GİBİ Halkı onu, o halkını seviyordu. Yetim Boşnak çocuklarının

sımsıcak gözlerine baktıkça, Rasulünün şefkatini hatırlıyordu. Yuvası heder

edilen, ailesi katledilen, gözleri önünde eşinin namusu kirletilen Boşnak bir

babanın gözlerine baktığındaysa ise, zalimlere bin kez daha lanet ediyordu. Ve

zalimler için yaşasın cehennem diyordu. Aliya, direnmenin tam kalbinde

duruyordu. Aliya, askerlerinin tam kalbinde duruyordu. Yüreğinde Bosna,

hayalinde özgür Bosna vardı. Yürek atışlarını, Bosna semalarına taşıdığı

hayaliyle birleştirdi Bilge Kral. O artık sadece Bosna nın değil, bütün

Müslüman diyarların Bilge Kralıydı. Alsa vazgeçmedi. Asla pes etmedi. Annesinin

kucağından alınıp boğazı kesilen çocukları gördükçe direnci arttı. Savaştan

kurtulup da, imkânsızlıktan dolayı soğuktan ölen kardeşlerini gördükçe azmi

arttı. Onlar için yaşamalı, onlar için direnmeliydi. Bütün dünya sırtını

çevirmiş, yalnız bırakmıştı kardeşlerini. O bırakamazdı. Her yeni gün hayatta

kalmayı başaran her bir Bosnalı, zalim Sırpların kalbine bir kurşun gibi

saplanıyordu. Direndi ve kazandı. Hayallerle süslediği şehadet tahtına kavuştu.

Şehadet, adanmış bir hayata bilgece bir örnekti Aliya gibi

Şehadet, Aksa ya uzanan ellere şimşek olup çakmaktı ŞEYH

AHMET YASİN gibi Tıpkı Mus ab bin Umeyr gibiydi. Elleri ve ayakları tutmuyor,

hatta boynundan altı kıpırdamıyordu. Ama cihad sancağını hiç düşürmedi yere

cihad lideri. Direniş meşalesini hiç söndürmedi. Gururluydu. Çünkü

Filistinliydi. Onurluydu. Çünkü Aksa askeriydi. Başı hep dimdikti. Çünkü hak

aşığıydı. Çünkü iki ayağı üstünde duran aşağılık hayvanlardan daha mert, daha

cömertti o. Çünkü sadece sloganlarda hatırlanan Mescid-i Aksa nın mütevazı

sevdalısıydı o. Filistinin lideri oldu. Direnişin lideri oldu. Cihadın sembolü

oldu. Söz verdi! Canı pahasına da olsa Aksa dan vazgeçmeyecekti. Söz verdi!

Siyonist ellere Aksa yı kirlettirmeyecekti. Ve halkını Siyonist namluları altında

namaz kılmaktan kurtaracaktı. Söz verdi! Yapayalnız kalsa da bu yolda, yoluna

devam edecekti. Suskunluğunu şikâyet ettiği ümmetten umudunu kesmişti çünkü.

Çünkü İsraillin soykırımına, acımasız katliamlarına, misket bombalarına karşı

Müslüman liderlerin yaptığı tek şey, sadece kınamaydı. Ve tuttu verdiği sözü

Ahmet Yasin. Ömrünü karşılarında savaşmaya adadığı Siyonist ellerce şehadetini

buldu. Şehadet, Ahmet Yasin in sevda dolu gözlerindeydi

Şehadet, karanlığı en derin olan geceyi, bir sabah

yıldızı gibi delmekti NECMEDDİN ERBAKAN gibi Geçmişinden koparılmış, geleceği

karartılmış bir ümmet Müslüman toprakların tamamı işgal edilmiş, insanları

zincirlenmiş, serveti heder edilmiş. Orduları dağıtılmış. Camilerin ve dinin

içi boşaltılmış. Yönetimleri fesada uğratılmış. Başsız, dağınık, yolsuz,

umutsuz, amaçsız, yapayalnız bir ümmet. Peygamberliğin vekili, dirliğin direği

âlimler kavuklarının altında kaybolmuş. Gözleri görmez, dilleri konuşmaz olmuş.

Hastası hasta, doktoru da hasta bir ümmet Tarih 20. yüzyıl. Sırtına on dört

asırlık bir ümmeti yüklenmiş olarak yola koyuldu Necmeddin Erbakan.

Konuşuyordu. Siyonistler diyordu. Büyük İsrail planları diyordu. Arzı mev ud

diyordu. CİHAD diyordu. Ve herkese anlatıyordu sömürgeci İsrailli. Amerikadan

bize ne, Avrupa birliğinden bize ne diyordu. Ve uyarıyordu. Şuurlu olmaya

davet ediyordu. Adil bir düzen kurmaya, Milli bir Görüş tutmaya davet ediyordu.

Ümmeti kurtarmaya, mazlumların haklarını geri almaya çabalıyordu. Siyasetle

cihad mı olur diyenlere, Biz siyaset yapmıyoruz, biz CİHAD yapıyoruz

diyordu. Bir ekmek arabasının peşinden, buz üstünde, yalınayak koşan kız çocuğu

için gözyaşı döküyordu. Vatanına ve ümmete duyduğu sevgi gözlerinden

dökülüyordu. Bakışı şefkat, gülüşü şefkat, konuşması şefkat, elleri şefkat

dağıtıyordu yardım bekleyen mazlumlara. Yılmadan anlatıyordu. Ne olur, şu

söylediklerimi Siyonizmden önce bir kere de siz anlayın! diyordu. Düşmanın

silahıyla silahlanmak için, İslam birliğini kurmayı, İslam parasını kullanmayı

teklif ediyordu. Birlik olursak sindiremezlerdi çünkü bizi. Ve şahit olun

diyordu ve şehadeti istiyordu. Ve ardında milyonlarca sevdalı bırakarak

şehadeti buldu. Şehadet, bir asra İSLAM damgasını vurmaktı Necmeddin Erbakan

gibi

Ve 21. yüzyıl Bizler insanız, bizler müslümanız. Ve

verdiğimiz sözü unutmadık Rabbimize. Şehadet hâlâ en büyük sevdamız, şehitlik

hâlâ en büyük isteğimizdir. Çünkü biz, cihadı alnımızın çatına vurduk. Çünkü

biz, önce şehadeti koyduk duamızın başına.

Bazen, şerefle başımızda taşıdığımız örtümüzdü şehadetimiz.

Bazen, zalimlere kaldırdığımız bir yumruğumuz. Bazen, gözyaşımızda sakladığımız

mazlumların ah ındaydı şehadetimiz. Bazen, geceleri Filistinli bir kız

çocuğunu misafir ettiğimiz duamızda. Bazen, hakkı anlatmaktan hiç korkmayan

dilimizdeydi şehadetimiz. Bazen, YENİ DÜNYA DÜZENİ için ettiğimiz yeminimizde.

Bazen, peygamberin bize emaneti tevazuumuzdaydı şehadetimiz. Ama bazen,

zalimleri korkutan dimdik duruşumuzda; bazen, takvada üstün olmak, iffetini

korumaktı şehadetimiz. Bazen, nefsin bütün çirkefliğine rağmen Müslüman

kalabilmemizde Bazen İbrahimi bir eylem, bazen Peygamberi bir tebliğ, Bazen

Filistince bir direniş, Bazen Fatihce bir şahlanış, Bazen Bilgece bir yaşayış,

Bazen, Metince bir kavrayış, Bazen Yasince bir haykırış, Bazen Mus abca bir

adanış, Bazen, Erbakanca bir bakıştaydı şehadetimiz

Ve biz, her şey aslına döndüğü gün, her şey Rabbine

döndüğü gün, sözümüzü tutmuş olarak, şehadeti bulmuş olarak ve bizi cihada ve

şehadete âşık etmiş şehit liderlerimizle beraber dönmek istiyoruz Rabbimize!

Rabbimiz, ayaklarımızı bu davada sabit kıl ve bizlere kâfirler topluluğuna

karşı yardım et ve bizlere şehadetlerin en güzelini nasip et! (Âmin)